Bu Sayfadaki Yazılar izinsiz Kullanılamaz

www.incilTurK.com

 
 
 

 
 

 

 
 
 
 
               

 

TANRIYI ARAYIŞIM


 

TANRIYI ARAYISIM

Çeviren: Thomas Cosmades

GDk yayın no: 35
Kİtap: FAL BAKMAK GÜNAH MI?
Yazar: Richard A. Bennett
Your Quest for God
Cross Currents International Ministries
P.O. Box 55 11 44
Dallas, Texas 75355-1144

ISBN: 975-8379-


©
Gerçeğe Doğru Kitapları
Davutpaşa Cad. Emintaş
Kazım Dinçol San. Sit. No: 81/89
Topkapı, İstanbul - Türkiye
Tel: (0212) 567 13 89
Fax: (0212) 567 73 13
E-mail: ikaratas@turk.net
www.gercegedogru.com

Baskı: Anadolu Ofset – Tel: (0212) 567 73 13
1. Baskı: Temmuz 2005

Önsöz

Bölüm 1 TANRI GERÇEKTEN VAR MI?   

Bölüm 2 RUHSAL REHBERİN GÜVENİLİR MİDİR? 

Bölüm 3 TANRI NASIL BİRİDİR?   

Bölüm 4 İNSANLARI NE AYIRIYOR? 

Bölüm 5 TEMELDEKİ SORUN NE OLABİLİR? 

Bölüm 6 İNSANLAR NİÇİN BÖYLESİ YANILMAKTALAR?

Bölüm 7 TANRI GERÇEKTEN BENİ SEVER Mİ?

Bölüm 8 NEREDE YAŞAM BULABİLİRİM? 

Bölüm 9 TANRI’NIN AİLESİNE NASIL KATILABİLİRİM?   

Bölüm 10 BUNUN ARDINDAN NE GELİYOR?

İMAN KARARIM

ÖNSÖZ

Hayat trafik gibidir. Nerelerde yürüdüğümüz, ne tür adımlar attığımız elbette önemlidir. Nedeni basittir; yürümekte olduğumuz yolun ilerisinde bizi ölüm bekli-yor. Ama bu, yaşam olabilir. Bunun için yaşam ve ölüm yolculuğunda belirli levhalara ihtiyacımız vardır. Sağ-lıklı levhalar esenlikli yaşama yöneltenlerdir. İnandığı-mız Tanrı şu sağduyulu sözü belirtiyor: “Yol kavşakla-rında durup bakın, eski yolları sorun, iyi yol nerededir öğrenin. O yolda yürüyün, canlarınız rahata kavuşur” (Yeremya 6:16). Elinize ulaşan şu kitap hayat yolunda şaşkınlıklarla karşılaşan, ciddi ruhla yaşam yolunu tanı-mak isteyen bireye sesleniyor. Ağırbaşlılıkla yolu aşma-ya çalışırken, sağa ya da sola sapma kararsızlığında bulunana konuşuyor: “Yol budur, bu yoldan gidin” diyen Tanrı’nın sesi (Yeşaya 30:21).

Kitabın baş konusu yetkili çağrıyı verene ilişkindir. O kimdir? “Tek gerçek, tel yol, tek yaşam Ben’im” diyen İsa Mesih (bkz. Yuhanna 14:6). Sağlıklı, etkili levha işte budur. Mesih’in yolu neyi gösterir? Gerçek kurtuluşu bulanların sağlam yöntemini. Şimdiki geçici varlıktan Tanrı’nın katına, sonsuz cennete ileten kutsal-lık gönencini. “Orada cadde ve yol olacak, ona kutsal-lık yolu denilecek. Murdar insan ondan geçmeyecek. Sadece kurtulanlar için olacak o. Yoldan yürüyenler bön kişiler bile olsa oradan sapmayacaklar” (Yeşaya 35:8).

Yazar sizi bu yola yönlendirmeyi amaçlayarak içten-likle teşvik ediyor. Bundan başka ademoğlunun düşün-celerini, arayışlarını ve yanılgılarını belirtiyor. Kutsal Kitap’ın ışığında bunları aydınlatmaya çaba gösteriyor. Tanrı’nın varlığına, isteğine, yarattığı doğa düzenine ilgi çekici yaklaşıma değiniyor. Tarihsel-bilimsel örnek-ler göstererek Tanrı’nın herkese ilgisini kanıtlıyor, insa-nın yüreğini cesaretlendiriyor. Kitaptaki ruhsal tanıklık-lar yaşamın çeşitli katlarından gelenlerin kişisel deneyi-midir. Bunlar sizi hem yüreklendirebilir, hem de güç-lendirir.

Yeryüzünde güncel konuyu oluşturan doğru-yanlış, gerçek-yanılgı üzerindeki çelişkili görüşleri birbirinden ayırt etmeye çalışıyor yazar. Doğal düzeyde yaşamak-tayken iyilik ve kötülük arasındaki sürtüşmelere sürekli tanık olan insana doğrultuyor tezini. Sözü edilen konu-lara ilişkin daha sağlam anlayışa kavuşmak isteyen herkese bu özlü yazıyı tavsiye ediyorum.

Ramazan ARKAN

Antalya İncil Kilisesi Pastörü

Jeoloji bilgisi yeryüzünün özyaşam bilgisidir. Ne var ki, bütün özyaşam bilgileri gibi taa başlangıca ulaşamaz.

Sir Charles Lyell

BÖLÜM 1

TANRI GERÇEKTEN VARMI

Ç

ok çetin görgülerle karşılaşmış biri olabilirsin. Bunlarla savaşırken, “Tanrı beni sevebilir mi?” diye soruşturdun. Hatta O’nun varlığından şüpheye bile düştün.

 Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın nasıl, ne biçimde var olduğu-na gidilmiyor; ne de bunun kanıtlanışıyla uğraşılıyor. Kutsal Söz şu açıklayışla başlıyor: “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı” (Yaratılış 1:1). Bu çarpıcı bilgi hem basit hem de düşündürücüdür. Tanrı’nın varlığını ve O’nun evreni yaratan olduğunu ilan ediyor.

 Yıllar öncesi eşim Dorothy, Avrupa’nın sayılı psikiyatri hastanelerinden birinde önem taşıyan bir görevdeydi. Oradaki doktor-uzman ateist olduğunu savunuyordu. Eşime inancıyla ilgili sorular yağdırıyordu. O, “Doktor bey” dedi, “Bilgini, uz-manlığını hürmetle sayarım. Övülen bir üniversite okutmanı­sın. Kendi alanında adın geniş çapta tutuluyor. İzin verirsen, zama-nını vermeye yaraşır bir öneride bulunacağım. ‘Ben ateistim’ deyip de sorunu noktalamadan önce, psikiyatri çalışmalarına verdiğin meraka eşit sayılacak bir hayranlıkla Kutsal Kitap’ı araştırmanı salık vermek isterim.”

 Yıllar boyu psikiyatri koğuşlarında umutsuzluk derya-sında sürüp giden akılsal düzensizlikle boğuşurken, kurtarıcı İsa Mesih’ten gelen sağaltma gücüyle değişmiş kişiler olarak o yer-den ayrılanlara taşıdı eşim uzmanın anısını. Tanrısal dokunma-nın hasta akılda sonuçladığı sağalma gelişimini gösterdi ona. Özellikle, şifaları herkesçe bilinen bir-iki hastadan söz etti. Öylesi değişmişti ki bu insanlar; verimli yaşam yöntemine ka-vuştu, niceleri hayranlıkta bıraktı. Bunlar Tanrı’yı, kurtarıcı İsa Mesih’i kişisel imanla, deneyimle tanıdı. Bu doktor-uzman ko-nu edilenlerin en çağdaş ilaçlardan, psikiyatri tekniğinin ince-liklerinden bile yararlanamadığını çok iyi biliyordu. Bir ateist veya ruh hekimi durumunda bu köklü değişikliklere kafası eremiyordu.

 Eşime, tanrıtanımaz olduğunu bildiren bu uzman dok-tor, tutumunu değiştirdi ve ondan kendisi için dua etmesini diledi. Bunun yanı sıra, yaşamında ilk kez Kutsal Kitap’ı araştı-racağını bildirdi. Bu araştırma yedi hafta sürdü. “Bundan böyle ateizm iddiasında bulunmayacağım” dedi. “Ama başka bir so-runla karşı karşıyayım. Buradan öte güçlüğüm entelektüel alan-da değil,” diyerek sözünü sürdürdü. Tanrı’ya kesin bağlılığın yaşam biçimini değiştirmeyi gerekli kıldığını düşünerek, “Ken-dimi böyle farklı bir yaşantıya atamaya istekli bulamıyorum!” dedi. “Mesih inancına verilince yaşam yöntemim başka olma-lı!” Konu sanki burada kapandı.

 Biz Tanrı’ya umudu yitirmedik. Doktor arkadaşımızın kurtuluş sağlayışını kabul edebilmesi için Baba’ya yakararak dua ettik. Bu on yıl sürdü. Sonunda umudumuz yeşerdi. Gön-derdiği bir mektupta artık yaşamını Mesih’e atadığını, O’na Rabbi ve kurtarıcısı olarak iman ettiğini belirtti. Sevinç dalga-ları yüreğimizi okşadı. Gelişim Tanrı Sözü’nün verdiği güven-likten kaynaklanıyordu: “Demek ki iman, Haber’i duymakla, Haber’i duymak da Mesih’in Sözü aracılığıyla olur” (Romalılar 10:17).

 Tanrı hepimizin kendisini tanıyabilmemize yardımcı olsun diye, varlığımızın derinine O’nun varlığını kanıtlayan vicdan sesini koydu. Bazıları istekleriyle Tanrı’ya inanmamayı yeğliyorlar. Ne var ki, yeryuvarlağında Tanrı’ya inanabilmesi olanak dışı sayılabilecek tek insan yoktur.

 Alalım fiziksel dünyayı. Tanrı burada varlığını kanıtla-yan birçok gösterge koymuştur. Bilim yirmi birinci yüzyılda evrenin daha önce bilinmeyen birçok gizine ulaşabildi; ulaşıyor da. Herkesi hayran bırakan sayısız yeni buluş, bir tasarımcı olmaksızın evrenin kendiliğinden meydana gelemeyeceğini bil-gine de bilgisize de açıkça gösteriyor. Hiç kimse bir uzay meki-ğinin tasarlayan, hazırlayan olmadan kendi başına uzaya çıkabi-leceğini, yeryuvarlağı yörüngesinde dönebileceğini, kararlaştı-rılan saatte, belirlenen yere yumuşak iniş yapabileceğini savu-namaz. Bu ince ve ayrıntılı girişime tasarımcılar, teknisyenler, bilginler hep bir arada katkıda bulunur. İnsan başarısı bazı du-rumlarda felaketle sonuçlanabilir de. Bu sıradan, güneşin seyri, iklimler, gökadalar (galaxy), yer-çekimi yasası, vb birer tasarım ürünüdür Sevginin etkisi-gücü Tanrı’nın tasarımı olmaksızın kendiliğinden gerçekleşemezdi.

 Kusurlu düzenin büyük patlama (big bang) etkileme­siyle oluştuğuna inanmak, böylesi düzenli bir kuruluşun sadece Tanrı tarafından varlığa gelebileceğine inanmaktan milyon kat daha güçtür. Tasarımlayan olmaksızın sonuçlu bir tasarımın varlığı düşünülemez.

 Tanrıtanımaz olduğunu söyleyenler de uzay yolculuğu­na koyuldu. Ama uzayda genellikle bilinen düzen ve uyum ku-rallarını kesenkes benimsedi. Bunları bir yana itip, biz ateizmin kurallarına bağlıyız deselerdi herhalde yeryüzüne geri gelemez-lerdi. Ateistler doğa kurallarına bağlılıklarını öne sürerler. Ne var ki, hiçbir kural kendiliğinden oluşmadı, rasgele meydana çıkmadı. Kuraldan söz edildiğinde, onu düşünen ve saptayan ol-duğunu tanımak gerekir. Her kuralın gerisinde onu tasarımlayan bulunur.

  Atomun patlamasıyla oluşan kuvvetin ve salıverilen gü-cün etkisinden doğan dehşet genel bilgidir. Buna karşı güneşin her saniye her yöne saçtığı kuvvet beş milyar atom bombasının patlamasıyla eşitdeğerdir. Dahası var; güneşten öte uzayda kuv-vetini salıveren çok daha güçlü, daha büyük yıldızlar var. Bun-ların ne sayısı, ne de akla hayale gelmez etkinliği bilinebiliyor. Sayıları milyarlar dolayında. Ama bunlar bilinemeyen uzayın belirli bir sınırı içinde. Oradan öte daha neler var! Bazı gökada-ların (galaxy) saçtığı enerji bizim güneşin verdiği enerjinin mil-yarlar kat üstünde. Kuvvet, kuvvet, kuvvet! Gücü sınır bilme-yen Yaratan düşünülmeden, bunca kuvvetin kökeni, başlangıcı acaba neredendir?

 Şu şaşırtıcı düzen, aklı düşünceyi sınırla kısıtlanamayan bir tasarımlayana götürüyor. Biz O’na kuralları, yasaları oluştu­ran, onları yöneten Tanrı, ya da Allah diyoruz. O, düşünceyle sınırlanamayan gücün kökeni, ölçülemeyen yeteneğin kişiliği­dir. Kutsal Söz’de kutlandığı gibi:

 

“Gökler Tanrı’nın görkemini açıklamakta,

 Gökkube ellerinin eserini duyurmakta,

 Gün güne söz söyler; gece geceye bilgi verir.

 Ne söz geçer orada, ne de konuşma.

 Onların sesi işitilmez.

 Ama sesleri yeryüzünü dolaşır,

 Sözleri dünyanın dört bucağına ulaşır”

 (Mezmur 19:1-4).

“O’nun göze görünmeyen nitelikleri –başlangıcı, sonu olmayan gücü ve tanrılığı– dünyanın yaratılmasından bu yana yapılan işlerden anlaşılmakta ve açık açık görülmektedir. Onun için, hiç özürleri yoktur” (Roma-lılar 1:20).

 Öyledir; herhangi bir köşede, herhangi bir kişinin Tanrı’yı  yadsımaya hiçbir özürü yoktur.

 Bu sınırsızlığı, bu gücü, bu düzeni tasarlayan sağdu-yulu insan ne denli küçük ve önemsiz bulur kendisini! Tan-rı’nın önümüzdeki eserleri bize kendimizi göstermekte, iç alemimizi sergilemekte.

Kral-peygamber Davut ruhunun tepkisini dile getirir:

“Göklerini, ellerinin yapıtını, oraya koyduğun ayı ve yıldızları görünce sordum: İnsan nedir ki, onu anasın? Ademoğlu nedir ki, ona ilgi gösteresin?” (Mezmur 8:3-4).

 Şu çağda, yıldızlarla örtülü göklere ilişkin bilgimiz geniş kapsamda artmış bulunuyor. Dev çapta teleskoplar uzayla ilgili görüş yeteneğimizi yarım milyon kez kolaylaştırdı. Uzay gemileri dolaştıkları ırak köşelerden yeryuvarlağına tertemiz resimler gönderebiliyor. Bu parmak ısırtan gelişimlere tanık olan bizler de, Mezmur’u yazan Davut’la birlikte şaşkınlığımızı dile getirebiliriz: "Olanların topunu yaratan Tanrı benim gibi önemsiz bir yaratıkla nasıl ilgilenir?"

 Dahası var. Teleskop çağı aynı zamanda mikroskop çağıdır. Bugün bildiklerimiz arasında, o görkemli evrenin yanı sıra bir de küçücük ölçekte beliren, ancak ve ancak mikroskopla görülebilen nesneler bulunur. Bunlar, uzaydaki yıldızların ulu-luğu yanında akıl almaz küçüklüktedir. Mikroskop ötesi varlık-ların gizini ışık gücü bile gösteremiyor. Uzun süreden beri bili-nen laboratuar mikroskopunun başaramadığı işi elektron mik-roskopu açıklayabiliyor; bilginlere sonsuz-küçük varlıkların içerdiği güzelliği, tasarçizimini, gücünü ve tarihçesini göste-riyor.

 Bu çarpıcı gerçeğin ışığında, evrenlerin Rabbi benim gibi önemsiz bir varlığı nasıl düşünebilir sorusuyla uğraşmaya son verebilirsin. Nükleer fizikçiler sana sonsuz küçüğün taşıdığı önemi açıklıyor; evrenin bu yaratıklar ve görkemli varlıklar etkinliğiyle şaşılacak uyum kapsamında işlerliğini belirtiyor. Atomun nötron ve proton ajanlarını yaklaşık üç santimetrede 1/12 trilyon arasında değiştirirsek yeryuvarlağı düzenli özdek (madde) olmaktan çıkar, kozmik nükleer bir patlama oluşabilir. Gerçek budur; Tanrı’nın kurulu düzeninde sonsuz küçükle kavram dışı büyüğün önemi eşittir.

 İçimizde taze bir güvenin duygusu parlar: "İnsan nedir ki onu anasın? Ademoğlu nedir ki, ona ilgi gösteresin?" Adem-oğlunun boyu bosu mudur onu önemli kılan? Kuşkusuz değil! Tam tersine, kişiyi Tanrı’ya önemli kılan değer bambaşkadır. Hem de Tanrı bunu açıklıyor; gözünde niçin değerli birer varlık olduğumuzu bize tanıtlıyor. Yaratılış bize Tanrı’nın tasarçizi-mini, zihnini, yasalarını, egemenliğini gösteriyor; ama Tanrı kendisini apayrı bir yöntemle açıklıyor. İnsansal, fiziksel sınır-ları aşan sevgisiyle. Ademoğlu yararına en üstün iyiliği tasar-layan Tanrı budur. Bu Tanrı’yı bulabilmek için ruhsal haritan kesinlikle bel bağlanılır bir harita olmalı.

DUR VE DÜŞÜN

1.       Havaya bir avuç demir dışığı atsan, bunların işler bir saat olarak kucağına düşmesini umabilir misin?

2.       Şu parmağı ısırtan kusursuz düzenin kendi başına, yaratan Tanrı olmaksızın biçimlenebileceğini düşünebilir misin?

3.       Kusursuz düzenin Yaratan-Tanrı’ya, O’nun tasarçizimine, yasalarına, gücüne tanıklık etmekte olduğunu varsaysak da bu bilginin seni Tanrı sevgisine yöneltebileceğini tasarlayabilir misin?

 

Kapkaranlık bir mağaraya elinde bir fenerle giren,

orada kolaylıkla ilerleyebilir.

Plato

Doğa, mağaranın girişinden görülen sönük bir ışıktır.

Tanrı Sözü fenerimizdir.

A. H. Strong

BÖLÜM 2

RUHSAL REHBERİN GÜVENİLİR MİDİR?

B

ir süre önce haber bültenleri bir uçağın yolcularıyla bir-likte mahvolmasının nedenini yanlış radar sinyaline da-yandırdı. Bu korkunç bir kazaydı; ama bireylerin kendi-lerini felakete sürükleyen bir yaşamsal radar sistemine bel bağ-lamaları daha da korkunçtur.

 Her çağda olduğu gibi şimdiki dönemde de yeryuvarla-ğında bir sürü çelişkili ve kafa şaşırtıcı sesler duyulmakta. Her biri Tanrı’yla ilgili rehber olduğunu savunmakta. Acaba hangi-sinin gerçek olduğunu nasıl bilebileceğiz? Diri Tanrı’yı ciddi tutumla arayanlardansan, yanlış pusulayla yolunu bulmaya çabalama. Bu, ateşle oynamaktır. Konu senin kendi sonsuzunu ilgilendirir.

 Bir düşünür-devlet adamı şu gözlemde bulunuyor: “Tanrı Sözü şaşırtıcı nitelikte özgünlük damgasını taşıyor. İnsan aklının kavrayamadığı bir uzaklık onu iddialı bütün yazılardan ayırıyor.” Başka bir devlet adamı da şöyle diyor: “Tanrı’nın insan soyuna vermiş olduğu benzersiz bir armağanıdır O’nun diri Sözü.” Daha pek çok önemli kişi bu kapsamda konuştu. Onu araştıran gerçekçi insan bunun kendine özgü bir kitap oldu-ğunu anlamakta güçlük çekmez. Kral-peygamber Davut Kutsal Söz’e nasıl güvendiğini şu betimsel dille anlatır: “Söz’ün adım-larım için çıra, yolum için ışıktır” (Mezmur 119:105).

 Çağlar boyunca taa günümüze dek ademoğulları, Havva kızları Kutsal Kitap’a yaşam rehberi olarak baktı. Kutsal Ki-tap’a düşman kesilenler buna güveni sarsmak için her çabaya koyuldu, hem de koyuluyorlar. Tüm uğraşlar havanda su döv-mekle eşit kaldı. Tanrı Sözü bütün çağlarda sapasağlam durdu, dünya eserleri arasında kendine özgü yeri korumakta güçlük çekmedi. Ademoğullarının güvene gereksinimi vardır. Temel güvenlik Kutsal Kitap’tan kaynaklanır. Onu esinleyen Tanrı defalarca ona mührünü bastı, ona ‘Tanrı Sözü’ dedi. Kutsal Ki-tap’ın sayfalarından, edebiyat eserleri arasından bilgi kovalayan ciddi bir araştırmacı şu nesnel (objektif) sonuca varmakta güç-lük çekmez: “Tüm Kutsal Yazı Tanrı esinlemesidir” (II Timo-teos 3:16).

  Yeryüzünün her köşe ve bucağında Kutsal Kitap’ı kendi dilinde okuyan ya da kasette dinleyen çeşitli insanlar onun bire-yi Tanrı’ya yönelttiğini anlıyor. Elbette, onun güvenilirliğini gi-dermeye didinen güçler boş durmuyor. Ama güçlü sayılan top-lar tanrısal kaleyi sarsamıyor. Kutsal Kitap tek bir yazarın kale-minden çıkmış olsa, konusunda düzenli denebilecek aşamalar belirirdi. Ne var ki, kitaplar kitabı tek bir yazarın çabası değil, tersine çeşitli kültür ve geçmişten gelmiş yazarların sunduğu yapıttır. Bunlar bin altı yüz yılı kapsayan zaman döneminde yaşadı. Buna karşın Tanrı gerçeğini düzenli, uyumlu, gelişimli biçimde tüm çağlara sundu. Bu kendiliğinden küçük dili yut-turacak bir olgudur.

 En azından bunun kadar önemli sayılan arkeoloji arayış ve buluşlarından söz edilmeli. Arkeoloji bilimi geçmişe ışık tu-tan çok önemli bir uğraştır. Bu çalışmaların ışığı altında Kutsal Söz’de konu edilen pek çok olaya, tarihsel belgeye yaklaşım hem yararlı, hem de verimli olmuştur. Şu anda arkeoloji araştır-macıları birçok yerde kazıyla uğraşıyor, Tanrı Sözü’nü kıyasıya kınayanların ne denli aldandığını kanıtlarla gösteriyor. Bu kitabı seven ve sayanların çağdaş arkeoloji bilimine ve buluşlarına borcu belirtilmeli.

 1868 yılında bir Alman bilgini Ürdün’ü ziyaret etti. Bu ülke Eski Antlaşma döneminde Moab’tı. Adı Klein olan bu uz-man taş bir anıta rastladı. Otuz dört satırdan oluşan, o dönemin kralı Meşa tarafından yazılan bu tarihsel belge kral Meşa’nın İsrail’e başkaldırmasını dile getiriyor. İsrail’in kralları Omri ve Ahab’tan söz ediyor. Bu krallara Eski Antlaşma sayfalarında rastlanır. Hem arkeoloji, hem de Eski Antlaşma kaydı İsrail krallarının Moab’a karşı baskısından söz etmekte. Bu, yüksek sayıda Kutsal Kitap belgesinin doğruluğunu gösteren kanıtların sadece bir tanesidir.

Gerçekten, Kutsal Kitap Tüm İnsanlığa Seslenen Tanrı Mesajıdır

Bu çeşit kanıtlara karşın Kutsal Kitap konusunda şüphe kurdu eğleştirenler eksik değil! Uğraşlarını salt eleştiriye yöneltenler her çağda olumsuz savlarını sürdüregelmiştir. Hiçbir kanıtla gerçeğe inanmayanların yanı sıra gerçeği sevinçle kucaklayan bilginler-düşünürler de vardır. Bunlar Tanrı Sözü’nün öncesiz ve sonsuz çağları kapsayan kaynak olduğunu değerlendiriyor. Kutsal Söz zaman ve mekan sınırlılığının ötesine giden tanrısal belgedir.

 Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, bilimin yeryü-zünde varoluşumuzun nedenini anlatamamasına, öte yandan da yaşamın bitiminde neler olacağını kestirememesine değinebili-riz. Yine, bilim yaşamın gizini çözemez; insan canının değerini bildiremez. Bilgin ya da sıradan kişi ne denli akıllı-öğrenimli olsa da fizik ötesi bilgiyi edinebilmek, sınırı olmayan gerçeği çözebilmek için tanrısal aydınlatmaya gereksinimlidir. İnanlı bir bilgin, Fransız Blaise Pascal (1623-1669) şöyle demişti: “Man-tığın, usavurmanın en üstün başarısı bu yöntemlerin kendi sınırlılığını tanımaktır.” Varlığımızın temelde yatan sorunlarına Tanrı Sözü’nün yönlendirmesi olmaksızın erişemeyiz.

Kutsal Kitap’ın Tanrı Sözü Olduğunu Kanıtlayan Önemli İki Göstergeye Dikkaki Çevirmemiz Gerekir

İlki, pek çok kişiyi hayrette bırakan peygamberlik bildirilerinin gerçekleşmesi. İkincisi de, onu ciddiye alanların yaşamında kesin ve tümleç etkileme.

Kutsal Kitap’ın Peygamberlikle İlişkili Doğruluğu

Hepimizin derininde gelecekle ilgili bir merak duygusu bu-lunur: Gelecek nasıl olacak? Kutsal Kitap geleceğe ilişkin en önemli olayların bildiricisidir. Bunların birçoğu girift ve merak uyandırıcı ayrıntılarla sunuluyor. Ama kuşkulu kişi sorabilir: "Nasıl bilebiliyorsun?" Bunun yanıtını bir örnekle anlatalım: Daha önce hiç ziyaret etmediğin kırsal bir bölgede tatildesin. Sağa sola yürüyerek bu yeri araştırıyorsun. Elinde sana rehber olabilecek bir harita var. Dünkü gezide haritayı kesenkes güve-nilir buldun. Bugün başka bir patikayı izlemekle ilgileniyorsun. Önünde hiç bilmediğin arazi var. Haritanda verilen bilgiye göre, sola dönersen bir ormanlığa rastlayacaksın; orada oldukça bü-yük bir gölle karşılaşacaksın. Bu gölü görmekle ilgileniyorsun. Ne yapacaksın? Kuşkusuz haritada gösterilen yöntemi izleye-ceksin ve sola döneceksin. Biri bunun nedenini soracak olsa herhalde, “dünkü gezimde haritanın verdiği bilgiye dayanarak yürüdüm, verilen bilgiyi doğru buldum” diyeceksin. Hiç bilme-diğin o yeri harita sana doğru biçimde bildirmişti.

 Kutsal Kitap’ın en çarpıcı özelliklerinden biri, daha ger-çekleşmemiş olaylara kesin yerindelik ve yanılmazlıkla pey-gamberlik etmektir. Gerilere uzanıp çok önceden bildirilmiş gelişimlerin daha sonra kesenkes gerçekleştiğine tanık oluruz. Olaylar yüzlerce yıl önce peygamberlerce açıklandı, sonradan da yerini buldu.

 Bu peygamberliklerin olağanüstü bir amacı dikkatten kaçamıyor: Gelmiş geçmiş halkları, toplumları, İsrail ulusunu ve Orta Doğu ülkelerini içeriyor. Bunlardan da önemli bir göz­lem, Mesih’in gelişiyle ilgili yüzlerce önbilim ve peygamberlik açıklamasıdır. Bu gerçekleşmeler bugün tarih olmuştur. Örne­ğin, Mesih’in erden bir kızdan doğacağı olaydan yaklaşık yedi yüz yıl önce bildirildi (bkz. Yeşaya 7:14; Matta 1:29), peygam­berin ayrıntılarla duyurduğu gelişim bildirildiği gibi gerçekleşti. Bu sıradan yüzlerce peygamberlik sözüne işaret edilebilir.

 Bu bütünlemelere bakıldığında, Kutsal Kitap’ın şu dönemin ilerisinde ‘olacak’ dediği olayları saygıyla, korkuyla bekleriz. Zaten olaylar zinciri Kutsal Kitap’ta bildirildiği gibi bir askerlik düzeniyle art arda gelişiyor. Bugün Kutsal Kitap’ı okuyan sanırsın ki yarınki gazeteyi okumaktadır.

  Eski Antlaşma’daki peygamberlikler üzerinde uzman sayılan bir tanrıbilimci, orada teker teker konu edilen önbilime dikkatimizi çektikten ve Mesih’in yeryuvarlağına insan bede-ninde geleceğini duyuran peygamberlik belgelerine değindikten sonra çekici nitelik taşıyan bir soru soruyor: Gelmiş geçmiş din kurucuları arasında hangisinin insanlığa geleceği daha önce bil-dirildi? Halep orada ise arşın burada diyerek çeşitli din bağlı-larını peygamberlerinin gelişini açık ve belirgin biçimde bildi-ren tanrısal bir önbilimi göstermeye çağırıyor. Hiçbir din kuşa-ğında böyle bir belgeye rastlanamadığını kesenkes kanıtlıyor. Şu ilerleme çağında bilgisayarların verdiği önyargıya dayanarak herhangi bir ülkede seçim sonuçlarının hangi yöntemi izleye-ceği bildiriliyor. Kuşkusuz, bunların tanrısal bildiriye gereksi-nimi yoktur. Bir seçimde kimin, hangi partinin önde geleceğini açıklayan seçim sandığı sonuçları ön bilgidir. Vakit vakit bunlar da aldanabiliyor. Gelgelelim daha ileri zamana. Belirli bir par-tinin otuz yıl sonra başbakan adayı kim olacak sorusunu doğru ve kesin biçimde yanıtlayabilen bir anket ajanına hiçbir yerde rastlanamaz. Bu aday nerede doğmuş, annesi-babası kimdir, ilerideki yaşamı nasıl belirecek, ne zaman ölecek, vb. Bu tür sorular gülünç olur, değil mi? Bu sıradan başka bir soruyu biçimlendirelim: Bin yıl sonra Orta Doğu’da neler olacak? Hangi devletler batacak, hangi kentler viran olacak, vb?

 Bu gizleri bildiğini savlayan biri çıksa bile, ona yeni yeni sorular doğrultularak kafasındaki gerçek payı enikonu araştırılacak. Önbilimi olduğunu savunanın şarlatanlığı çok geçmeden anlaşılacak. Topyekün önbilim sadece Tanrı esiniyle tümlenir. Sonu önceden bilme ve bildirme özelliği salt Tanrı’ya özgüdür. Başka hiçbir kaynakta bilinemeyen, rastlanamayan böylesi ayrıntılı bilginin kökeni salt Tanrı olabilir. Aklı şaşırtan bu tür bilgiye rastlanan tek kaynak Kutsal Kitap’tır.

 Bu dönemde, Orta Doğu’nun sayılı liman kentlerinden Sur (Lübnan’da) geliyor akla. Kutsal Kitap’ta Tanrı bu kente ilişkin bazı önemli bilgi iletmiştir. Nesnel gerçekle ilgilenen düşünür Ezekiel 26:3-21’yi okusun, bildiği her dilde bu Söz’e baksın. Ardından ciddi bir Ansiklopedi’ye başvursun. Her iki yerde aynı olayla karşılaşacak: İlki 2600 yıl önce verilen pey-gamberlik Sözü, ardından son yıllarda düzenlenen Ansiklopedi.

 Peygamberlik: Aşağıdaki olaylardan çok önce Tanrı Sur’la ilgili çalkantılı geleceği bildirdi. Şu sözlerle:

“Ey Sur! Sana karşıyım... Ulusları senin üzerine sal-dırtacağım. Sur’un duvarlarını yıkacak, kulelerini yerle bir edecekler.”

Bu çarpıcı duyurunun yanı sıra, o namlı kentin kuruldu-ğu yer “kökten kazınacak, çıplak bir kayalığa dönüştürülecek” doğrultusunda bir yargı da duyurulmakta. Daha da ileriye gidi-lerek şu gelişim bildiriliyor: “Taşlarınızı, kerestenizi, toprağı-nızı denize atacaklar.” Ve aklın kestiremeyeceği bir peygam-berlik: “Balıkçıların ağ gerdikleri bir yer olacaksın” (Hezekiel 26:3,4,12,14).

 Ve dikkatimizi tarihe çevirelim: Açacağınız bir Ansik-lopediden, Babil İmparator’u Nebukadnetzar’ın Sur kentini yer-le yeksan ettiğini öğrenebilirsiniz. Hisarlarını, kulelerini Kutsal Söz’de önceden bildirildiği gibi harap etti. Daha sonra Büyük İskender o eski kenti kökten kazıyarak çıplak bir kayalığa dö-nüştürdü. Ardından, karayı adayla birleştirmek için yıkılan ken-tin molozlarıyla denizi doldurdular. Tıpkı önceden peygamber-lik edildiği gibi: Taşlar, keresteler ve toprak yığını hep denizi doldurdu. Günümüze dek o görkemli Sur kentinin kalıntıları denizin suyu altında gömülüdür. RAB Tanrı böyle olacak demişti–Kutsal–Söz’de ve aynısı oldu. Sur bugün bir kenttir; ama o önceki başı yukarda kent değil! Eski kentin kesin yıkımı 1291’de bütünlendi.

 Bugün Sur’u ziyaret eden, sözü edilen peygamberlik-lerin akıl almaz biçimde yerini bulduğuna tanık olur. Birkaç balıkçı kulübesi bu küçük yerin başlıca manzarasıdır. Balıkçı kayıkları denize açılıyor, ağlar kayalarda kurutuluyor. Böyle bir geleceği insan öngörüşü bildirebilir miydi? Nasıl viran oldu derisine sığmayan Sur? Kutsal Kitap’ta haber verilmişti bu gelişim.

 Bir tarihçi-arkeolog Sur’la ilgili yedi peygamberliği bu-günün Sur’u ile karşılaştırıyor. Ezekiel’in önceden duyurduğu peygamberliklerin rasgele söylendiğini, rasgele gerçekleştiğini öne sürecek olan bir şüphecinin doğruluk olasılığını da hesaba vurarak şu gözlemde bulunuyor: Varsayalım ki, Hezekiel kendi gününün Sur’una karşı kin besleyerek bu sözleri kafadan attı, okuyucuya zekasının keskinliğini yutturabildi ve bu yedi pey­gamberlik bildirisi upuygun tümlendi. Konusu edilen araştır-macı-uzman, insan düzmesi böyle bir bildirinin gerçekleşebilme olasılığına, 75 milyonda bir olasılık tanıyor. Kutsal Kitap pey-gam­berliklerinin doğruluğu bu tür kanıtlarla da belgeleniyor.

İsa Mesih’in dünyamıza gelişi ve bunun nasıl olacağı Eski Antlaşma’da çeşitli açıklamalarla bildiriliyor. Bu doğumu kaleme alan öğrenci Matta daha önce bir gümrük memuruydu. Peygamber açıklayışlarının dört ayrı durumda nasıl gerçekleş-tiğini yine insanın aklını çalan kesinlikle anlatıyor. Bunlardan biri okuyucuyu Mika’nın peygamberliğine taşıyor. Mika kendi döneminin haksız-adaletsiz yöneticilerini sert dille kınarken, halkı hakça yönetebilecek kimse bulunmadığına içi sızlıyordu. Bu yürek burkucu durumla boğuşurken Tanrı peygambere par-lak geleceği gösterdi. Halka adalet-doğruluk kapsamında bir yönetici göndereceğini bildirdi. O’nun kim olduğunu, nerede doğacağını kesenkes anlattı:

“Ancak sen ey Beytlehem Efrata, Yahuda binleri ara-sında küçük sayılırken, İsrail’i benim adıma yönetecek olan senden çıkacak. O’nun çıkışı eski vakitten, ezeli günlerdendir” (Mika 5:2).

Tanrı Mika’ya, özlenen Yönetici’nin Efrata Beytle-hemi’nde doğacağını bildirdi. Çok ilginçtir; ülkede iki Beytle-hem bulunuyordu. Öbürü, Zebulun yöresindeydi (bkz. Yeşu 19:15). İsa’nın hangi Beytlehem’de doğacağı da kesinlikle bil-diriliyor. Ayrıca İsa, ailesinin bulunduğu Nasıra’da doğmaya-cak, ama Efrata Beytlehemi’nde doğacak. Bunun nedeni de il-ginçtir: Roma İmparatoru yazılı bir buyruk çıkardı, genel sayım ilan etti. Her ailenin atasıyla ilgili kente giderek orada sayılma-sını buyurdu. Meryem’le Yusuf’un kökeni Beytlehem’de oldu-ğundan bu yere yolculuk ettiler. Böylece İsa’nın dünyaya gelişi Beytlehem’de oldu. Önemi az bir Yahuda kasabası. Meryem İsa’ya hamileydi; giderlerken yolda doğum yapabilirdi. Hayır; Beytlehem’e vardılar ve Meryem orada doğum yaptı. Çünkü Tanrı peygamber Mika’nın kalemiyle bunu bildirmişti. Eski Antlaşma’da İsa’nın gelişiyle ilgili pek çok peygamberlikten bir tanesidir bu. Tanrı orada şunu bildirir:

“Sonu taa başlangıçtan, henüz olmamış olayları çok önceden bildiren, ‘Tasarım gerçekleşecek, istediğim her şeyi yapacağım’ diyen BEN’İM” (Yeşaya 46:10).

Şimdi yine:

“Olup bitenleri çok önceden bildirdim, ağzımı açıp duyurdum. Ansızın yaptım ve gerçekleştiler... Bunları size  çok önceden bildirdim, olmadan önce duyurdum. Yoksa ‘Bunları yapan putlarımızdır, olmalarını buyu-ran oyma ve dökme putlarımızdır’ derdiniz” (Yeşaya 48:3,5).

Tarihsel gelişimler Eski Antlaşma’da Tanrı’ca bildirilen bu peygamberliklerin kesin sonuçlamayla %100 tümlendiğini gösteriyor.

Kutsal Kitap’ın Yetkin Etkisi

Kutsal Kitap’ın Tanrı Sözü olduğunu kanıtlayan başka bir gös-terge, bunun yeryuvarlağında yadsınamayan etkisidir. Kişisel, kültürel, toplumsal, etiksel bakımdan Kutsal Kitap’ın mesajı insan soyuna başka kaynaktan gelemeyen bir yükselme getir-miştir. Bunun yayıldığı, okunduğu yerlerde cana değen etkisi her köşede duyulur.

  Elinizdeki kitap baskıya verilmeden önce bir dost bizi ziyaret etti. Birlikte kitabın metnini gözden geçirdik. Bu arka-daş tez heyecanlanan biri değildi. Yedinci bölümü okumaktay-ken içtenlikle ağlıyordu. İki kez okumayı durdurarak Tanrı-mız’a şükür duası yükselttik. Orada belirtilen Tanrı sevgisi bize hamt duygusu getirdi. Birlikte Tanrı’ya teşekkür ettik; insana katlanışı, lütfu ve sevgisinin her tür armağanıyla yaşamı dona-tan sağlayışları için kendisine ne denli borçlu olduğumuzu an-lattık. Oracıkta Tanrı’nın canı ihya eden huzuruyla içimiz sevinç doldu. Daha sonra yeniden buluştuk.

 Arkadaşım için o gün önemliydi. Bir yıl önce zevki okşayan lüks bir apartmanda yaşıyordu. Tek başınaydı. Ama bugün buluştuğumuz yer basit bir konuttu. Önceki yerin tüm güzelliğine karşın bu ona sevinç getiremiyordu. Hem de öylesi bir ruh çalkantısındaydı ki, yaşamın tadı kalmamıştı. Mutluluğa kavuşmak için bedenin bütün iştahlarını karşılıyordu. Kokaine tutulmuş, bu alışkıya oluk oluk para akıtıyordu. En çok aranan viskiler güncel alışkısıydı. Cinsel ilişkiler hesapsızdı. Yıllar boyu bir ülkeden öbür ülkeye, kara parçalarına gider, namlı kişilerle koklaşır, yersel servetin neler yapabildiğini görürdü. Varlıkta yüzenlerin dünyasında eğleşirdi. Unutamadığı o gece yalnızlık baskısı taa derinlerine çökmüştü. Bu yalnızlıkta, tek düşüncesi boğuşmakta olduğu umutsuzluktu. Ve içinde yaşadığı dünyadaki kudurganlıklar, çalkantılar... Acaba bir çıkış yolu var mı diye arpacı kumrusu gibi düşünceye daldı.

 Kesin kararlılıkla içi dolu silahına uzandı eli. Onu şaka-ğına dayadı, parmağı tetiğe yapıştı. “Tüm duyguların yok olaca-ğı bilinmezlikten beni otuz santim ayırıyor” diye düşündü. Hemencecik baskılar, çalkantılar, korkular noktalanacak. O an, arkadaşım bunun nasıl olduğunu şimdiye dek bilemiyor. An-sızın televizyon programı değişti. Bir konuşmacı belirdi ekran-da. Kutsal Söz’den bir vaaz veriyor, ilerisi için umut bulundu-ğunu üsteliyordu. Vakit geceyarısına dokunuyordu. Yapayalnız olan bu dost hemen yüzüstü yere attı kendini; Tanrı’dan, İsa Mesih’ten af ve merhamet dileğinde bulundu.

 Arkadaşımın yaşamı ve yaşam seyri öylesi köklü bir değişiklikten geçti ki, az önce anlatmaya çalıştığım o çalkantılı ortama büsbütün ters düşen bir yaşamın ışığı yandı. O daha dünyaya gelmeden anası babası onun için dua etmişti. Gençken Kutsal Kitap’ı okumuştu, ama yaşamıyla ilgili mesaja yüz çevirmişti. İçinde yüzdüğü varlık-bolluk-zevk dünyasından Tanrı’yı ve Mesih’i dışladı, aklın alamayacağı uçarlığa teslim etti tüm varlığını.

 Tanrı’yla karşılaştığı o unutulamayan geceden on yedi yıl geride bu insan deri kaplı çekici bir kitap satın almıştı. Ne vardı onda? Yazısız bembeyaz sayfalar. Kovalayışı, günlerinin en önemli olaylarını oraya yazmaktı. Ne var ki, fütursuzlukla akıp giden o on yedi yılda kitaba kaydedebileceği bir tek anlamlı olayı düşünememişti. Bu geçen yıllarda Tanrı’ya, Mesih’e sırt çeviren arkadaşım şaşırtıcı, içeriği baştan başa kaygılı bir yolun nereye ileteceğini bilemeyen yolcusuydu. Bu korkutucu yolculuk yıldız falcılığıyla başlayarak rock müziğine uzandı, medyumculuk durağında eğleşti. Daha sonra yoga yo-luyla ruh rahatlığını aradı, burada da esenliği bulamadı. Doğu dünyasının mistik inançlarından medet umdu. Bunda da umut ışığı yanmadı. Kısacası, o boş kitaba yazabileceği tek parlak olaydan söz edemedi. Sonunda, o apaydın karşılaşmayla Me-sih’i buldu, dışladığı Tanrı’ya O’nun aracılığıyla tüm varlığını verdi.

 İşte o akşam deri kaplı kitaba ilk girişi koydu. Cana can katan o sevindirici sözleri ben de okudum. Satırlarda sanki bir güzellik ve kutsallık ışığı parlıyor: Tanrı, sevgisi ve kayrasıyla ruhsal görmezliği giderdi, onu kapkaranlık bir ölümün amansız pençesinden çekip kurtardı.

 Bu tür ruhsal görmezlikleri ışığa kavuştursun, egemen kesilen karanlığı dağıtsın diye Tanrı kendisini Kutsal Kitap’ta açıkladı. Kutsal Kitap’a sahipsen onu oku, sahip değilsen kesin-likle elde et ve Tanrı’ya derin saygıyla oradaki sözleri sana ya-zılmış mesaj olarak değerlendir, seni her tür günahtan, hatadan kurtarsın diye Mesih’e yakar. Kutsal Söz’e istekli ruhla yaklaş, oradan ruhsal ışık yöntemini ara.

 Tanrı’nın kişiliğini, kendisine ilişkin dediklerini sadece Kutsal Kitap’tan öğrenebilirsin. Orada gerçekle yüzyüze gelebi-lirsin, dünyanın hiç sönmeyen ışığıyla tanışabilirsin.

DUA

Ya Rab, Söz’ün kalıcıdır. Adımlarımızı yöneltir;

Onun gerçeğine inanan

Aydınlanır, sevince kavuşur.

DUR VE DÜŞÜN

1.       Kutsal Kitap’la boy ölçüşebilen başka bir kitap ve yazı var mıdır? Geleceği kesenkes bildiren kitap.

2.       Kişisel ilişkilerinde yaşamı Kutsal Kitap’ın etkileme-siyle değişmiş kişileri tanıyor musun?

3.       Kutsal Kitap’ı önemsemezlikten geldiğin hiç oldu mu? Onu açık fikirle okumaktan hiç kaçındın mı?

 

Cennete ve cehenneme ilişkin sorunlarımız olabilir. Bunlar bir arada kafayı yorabilir. Ama Tanrı sorunu yanında hiçtir bu konular. O’nun varlığı nasıl anlatılabilir? O nasıl biridir? Düşünen kişiler durumunda bize düşen sorumluluk nedir?

A. W. Tozer

BÖLÜM 3

TANRI NASIL BİRİDİR?

H

erkes yaşamın belirli bir döneminde kuşkusuz sormuştur: “Tanrı nasıl biridir?” Tanrı egemen esiniyle soruyu ya-nıtladı; ama kendi tasarımıyla düğümü çözmeye çalışanlar Kutsal Kitap’tan bilgi edinmek dururken uslamlamalarıyla bir sonuca varmaya koyulurlar.

 Kişisel akıl yorma yoluyla Tanrı sorununun çözümüne çalışanlar Kutsal Kitap’ta gösterilen yöntemi değiştirmeye di-dinmekteler. Kutsal Söz şu bilgiyi iletir: “Tanrı, ‘İnsanı kendi benzerliğimizde, kendimize benzer yaratalım’ dedi” (Yaratılış 1:26). Buna karşı ademoğulları meydan okurcasına atak bir savı kanıtsamaya gidiyor: “Tanrı’yı kendi benzerliğimizde yarata-lım!” Böyle diyerek şu Sözü gerçekleştiriyorlar: “Ölümsüz Tan-rı’nın yüceliğini ölümlü insana değiştirdiler” (Romalılar 1:23). İnsan buluşu tanrılar güçsüzdür, gülünçtür, güvenliksizdir.

 Ademoğlu ne denli zekalı olsa, bu dünyanın bilgeliğiyle diri Tanrı’yı keşfedemez: “Çünkü Tanrı bilgeliği karşısında dünya insan bilgeliğiyle Tanrı’yı bilmedi” (I Korintoslular 1:21). Eğer Tanrı insansal bilgelikle bulunabilseydi çok küçük bir tanrı olarak kalırdı o. Hem de salt bu değil; Tanrı’yı bula-bilmek için kafayı patlatmaya gereksinim olsaydı, o denli kafalı olmayanlar acaba ne yapacaktı! Tanrı’ya şükür, buna gerek yoktur.

 Ruhsal bilgelik herkese sağlanıyor. Üniversite profesö-ründen, din adamından tut ilkel bir ülkenin en geri köşesindeki alfabesiz insana dek. Bu somut bilgi, Tanrı’ya gereksinimini bilen alçakgönüllü, uysal insana sağlanan yetkidir. Tanrı’yı ger-çekten bilmeye gereksinimini tanıyana. “Sizlerden birinin bil-geliği eksikse, kınamaksızın içtenlikle herkese veren Tanrı’dan istesin ve kendisine verilecektir” (Yakup 1:5). Bu hikmet dün-yasal değil tanrısaldır:

“Bu çağın başkanlarından hiçbiri bunu bilmedi. Bilmiş olsalardı Yücelik Rabbi’ni çarmıha germezlerdi… Biz dünyanın ruhunu almadık. Tam tersine, Tanrı’dan gelen Ruh’u aldık. Öyle ki, Tanrı tarafından bize bağışlanan armağanları bilebilelim” (1 Korintoslular 2:8,12).

Dünya yöntemiyle soruna yaklaşan doğaötesi, gerçeği bulamaz. Kutsal Kitap ne din kitabıdır, ne de töre-örf genelgesi. En başta, Tanrı’nın kendini nasıl açıkladığını bildiren belgedir. Kendisini anlayabilmen için gerekli hikmeti sana yalnız Tanrı verir. O’nu anlamana, yaşamında ne yapmaya gereğin olduğunu tanımaya...

Tanrı’nın Kutsal Kitap’ını sağla; O’ndan dile, sana Kitap’ın sayfalarında açıkladığı egemen kişiliğini, tasarısını, vaatlerini tanıtsın.

 Eşimle birlikte birçok seyahatimiz oldu. Hiç umulmadık yerler, beklenmedik çevreler insan yüreğinde için için yanan ruhsal özlemi bize belirgin etti. Örneğin, birgün Kenya’nın ücra bir köşesinde Afrikalı bazı gençlerle karşı karşıya geldik. Bunlar Kutsal Kitap’ı okuyarak Tanrı’yı bulan, imanla Mesih’in affedici kurtarmalığına kavuşan, belki de sıradan denecek ço-cuklardı. Ama gerçeğin onları yönlendirmesiyle yaşayan, sürek-li araştıran, ilgisi giderek artan genç insanlar. Ekvator çevre-sinin yanan güneşi çarçabuk ışığını çekiverdi. Uzun bir gün daha geçmişe karışmıştı. Yol kenarında bir kayalığa oturmuş dinlenmeye çalışırken çalılıklardan bir ses geldi. Baktım, yavaş yavaş yükselen dolunayın ışığı çocuklardan birinin siyah gözle-rini sanki yıkıyordu. Kısa zamanda, on yaşlarını doldurmuş bu genç kayalığa çömeldi. Dost olmamız uzun sürmedi. Öbür çocuklar konuşmamızı duyarak balarısı gibi çevremize üşüştü. İlgiyle konuşmaya katıldılar. Şaşırdım doğrusu; Kutsal Kitap üzerindeki bilgilerine, düşündürücü araştırmalarına.

 Gençlerden biri ilginç bir soru yöneltti: “Tanrı Musa’ya niçin yüzünü göstermedi?” Bu soru beni şaşkına çevirdi. Adı Yoel olan bu çocuğu yanıtladım: "Tanrı Musa’ya ne dedi? “...sırtımı göreceksin, Ama yüzüm görülmeyecek” (Mısır’dan Çıkış 33:23). Evet, Musa Tanrı’dan nasıl biri olduğunu ona göstermesini diledi. Ne var ki, Tanrı Musa’nın boğuştuğu güç-lüğü biliyordu. Çünkü Tanrı’nın görkemi Musa’nın görerek anlayabileceği kavramın ötesindeydi. Tanrı’nın parlak görkemi, nuru öylesi yakıcı-mahvedicidir ki, Tanrı uyarıyor: “Çünkü yüzümü gören yaşayamaz” (Mısır’dan Çıkış 33:20).

 Ekvatorda eşleksel yaşam süren bu genç arkadaşlar, gün ortasında gözleri kavrulmadan güneşe bakamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Aynı zamanda, karanlık gecede pervanelerin ışı-ğa doğru üşüşeceğini de biliyorlardı. Sordum: “Pervaneler ışı-ğın kökenine yaklaşırlarsa ne olur?" Yanıtladılar: "Art arda ça-bucak kavrulurlar!” Ateşe karşı çıkışın getireceği tehlikeyi ga-yet iyi biliyorlardı. Başka bir betimle sorularına anlaşılabilir bir yanıt bulmaya çalıştım. Bu çocuklar küçük kardeş ve kızkardeş-lerini saran kundak bezlerini çok iyi bilirlerdi. Aklım Eski Antlaşma’daki bir betime gidiverdi. Yeryuvarlağını kuşatan Ya-ratan bu ilginç eylemini şöyle simgeliyor: “Ona bulutları giysi, koyu karanlığı kundak yaptığım” (Eyub 38:9). Tanrı dünyamızı böyle kucakladı. Fizikçiler buna ‘ozon tabakası’ derler. Bu na-zik ozon yuvarı (küreyve) güneşten kay­naklanan ‘allotrofik’ (molekülünde üç atomlu oksijen taşır) za­rarlı ültraviole (mor-ötesi) ışınlarını filtreden geçirir. Güneşsiz bir yeryuvarlağını düşünemeyiz. Ama Yaratan’nın dünyamızla il­gili her ayrıntıyı gözönünde tutması hepimizi aşırı dozdan koru­mayı da tasarladı. Güneşin kanser oluşturan ışın enerjisinden dünyamızı savun-mak için yeryüzüne böyle bir siper koydu Tanrımız. Günü-müzde çevre kirliliğinin bu ozon tabakasını zorlamasından geniş çapta söz edildiğini olayları izleyen herkes bilir.

 Ergen arkadaşlar derin ilgiyle Yaratan’ın dünyamızı kundakla nasıl sardığını öğrenince, kulak kesilmiş konuşmamı izliyorlardı. Çocuklara, bu tanrısal koruyuşun hepimizi akla gelmedik yanmadan kurtardığını anlattım. Yanıtımı tümüyle anlayabildiler mi, bilemem. Ama Tanrı’nın insana sevgisini, ilgisini kavradıklarını söyleyebilirim. Birlikte dua ettik, hepi-mizle ilgilenen Tanrı’ya şükür sunduk. Onlar da Musa’ya açık-lanana akıl erdirmiş gözüktüler; Tanrı’nın Musa’yı da bizi de o kısıtsız ateşin yakışından koruduğunu tanıdılar. İmanımızın kö-şe taşı olan, Tanrı’yı herkese anlatan temel gerçeği kavradılar: “RABBİMİZ Tanrı tek RAB’dir” (Yasanın Tekrarı 6:4). Tan-rı’nın tekliği, gerçeğin temelidir.

 Öte yandan Tanrı, niteliğini daha kesin biçimde tanımlamak için insana kendi adlarını da açıkladı.

 Kutsal Söz’de adların önemi büyüktür; çünkü ad onu taşıyanın belirli niteliklerini bildirir. Tanrı’ya ilişkin her bir ad özel anlam taşır, kişiliğinin benzersiz bir yönünü tanıtır. Eski Antlaşma’da Tanrı’nın belli başlı üç adıyla yüz yüze geliriz: YAHWEH, Elohim, Adonai. Her bir adın kendine özgü önemi vardır. Bu gerçeği gözönünde bulundurmamız gerekir.

 Kutsal Kitap’ta karşılaştığımız ilk ad Elohim’dir. İki bini aşkın kez kullanılır. YAHWEH adı en önemli olandır. Ama Tanrı Elohim adının önemini de bize anımsatır. Bunun anlamı nedir? Dillerde tekil ve çoğul kullanımını biliriz. Tekil kullanım bir kişiyi anlatır, çoğul kullanımsa birden daha çoğu. İbrani dilinin bambaşka bir özelliği vardır: İkili ya da çift ad için belir-li bir ad kullanılır, ikiden fazla olanlar için başka bir ad. Bu ayrımın özelliği İbranice bilenlere belirgindir. Elohim, Kutsal Kitap’ta Tanrı’ya ilişkin kullanılan ilk adtır. Elohim adı Yaratan ilişkisinde kullanılıyor. Bu, ne tekildir, ne de ikili; ama çoğul-dur! “Başlangıçta Tanrı (Elohim) göklerle yeri yarattı” (Yara-tılış 1:1). Böylece Kutsal Söz’ün –Tanrı’nın insana kendisiyle ilgili açıklayışı– başlangıçtaki ayetinde bir imlemeyle karşıla-şırız. Bu ima üçte teklik, teklikte üçlük kavramına doğrultur okuyucunun düşüncesini. Buna ‘teslis’ denir: Üç ayrı kişiliğin tekliği.

 Böylece Kutsal Kitap bu çarpıcı imlemeyle konuşmaya başlar: “Tanrı, ‘İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yar-atalım’ dedi” (Yaratılış 1:26). Bu aşamada belirtilmesi gereken bir özelliğe dikkat edilsin: Erkekle kadının yaratılması bitkisel varlıkların yaratılışıyla eşanlamlı değildir. Ne de hayvanlar aile-sinin en üstün sayılan varlıklarıyla. Erkekle kadın Tanrı’nın suretinde yaratıldı. Bu nedenle yaratılışın doruğunda kendine özgü bu yaratıklara rastlanır. Bu görkemli yaratılış düzeninin tepesinde kadınla erkek bulunur. Daha ileride bu olgudan senin kendi özelliğin belirgin olacak.

 ‘Biz’ ‘bizim’ adılları (zamir) çoğuldur. Yeniden Kutsal Söz’de bildirilene çevirelim dikkati: “Tanrı insanı kendi sure-tinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu” (Yaratılış 1:27). Kuşkusuz ‘kendi sureti’ tekildir. Bunda hiçbir güçlük yoktur. Ama Elohim birden çoktur; çoğuldur. Yaratan Tanrı’ya ilişkin bu bilgi yersel kavramla anlaşılamaz. Böylesi bir güçlüğümüzde bize yardımcı olmak için Tanrı bir eğitici vermiştir. “Tanrı’dan gelen Ruh’u aldık. Öyle ki, Tanrı tarafın-dan bize bağışlanan armağanları bilebilelim” (I Korintoslular 2:12).

 Kutsal Kitap bu imlemelerle Tanrı’nın niteliğini açıkla-dıktan sonra O’nun gizemle yüklü üçte tekliği konusunu gide-rek daha da anlaşılır dille tanıtır. Tanrı’nın kişiliğini üçte­tek, tekte-üç özelliğinde kavraman O’nun sana karşı sevgisini takdir etmene yol açar. Buna yedinci bölümde eğileceğiz. Tanrı’nın yüce sevgisi kişiliğinin gönencine gelmemize yardım edicidir. O kendisini Kutsal Kitap’ın başından sonuna sevgisi ilişkisinde tanıtır. Burada Baba Tanrı, Oğul Tanrı, Kutsal Ruh Tanrı ile tanışırız. Kısıtlı aklımız böyle görkemli bir gerçeğin ancak sınırına yaklaşabilir. Ademoğlunun diri ve gerçek Tanrı’ya ula-şabilmesi olanak dışıdır. Bu nedenle girişime kendisi koyuldu, insana O yaklaştı.

 Tanrı’nın tüm görkemi ve kutsallığının açıklanışı Mu-sa’nın gözlerinden saklı kaldı. Ama Oğul Tanrı’nın kişiliğinde, –Elohim– kendisini insanın kavrayabileceği nitelikte açıkladı. Buna ilişkin bize kesin bilgi veriliyor:

“Çünkü, ‘Karanlıkta ışık parlasın!’ diyen Tanrı yürek-lerimizde parladı. Mesih’in kişiliğinde Tanrı, bilgisinin yüceliğini içeren ışıkla bizi aydınlatmak istedi” (II Ko-rintoslular 4:6).

Öğrenci Yuhanna bu şaşırtıcı gerçeği İsa’nın yüzüne bakınca şu sözlerle dile getirdi: "O’nun yüceliğini Baba’dan gelen biricik Oğul’un yüceliği niteliğinde gördük" (Yuhanna 1:14).

Daha sonra Yuhanna Tanrı’yla kişisel karşılaşmasını, İsa’yla Elohim niteliğinde buluşmasının sonucunda kaleme aldı. Yazar Yuhanna öncesizin-sonsuzun, kurulu düzenin, Musa’nın Tanrı’yla karşılaşmasının insan gözüyle görülüşünü anlattı. Pek çok kişiyi şaşırtabilen bu karşılaşma Yuhanna’yla yaratan Tanrı arasında gözle görülür, elle tutulur biçimde gerçekleşti: “Baş-langıçtan bu yana var olan yaşam sözü. İşittiğimiz, gözlerimizle gördüğümüz, baktığımız, ellerimizle dokunduğu­muz yaşam sö-züne ilişkin yazıyoruz” (I Yuhanna 1:1).

 Bu açıklama bir tanrıbilim düzenlemesi değildir. Yazar-öğrenci Yuhanna’nın diri Tanrı’yla karşılaşmasının belgesidir. Olabilir ki birisi sorar: “Bunun şu anda bana yararı nedir?” Dinleyelim yazar Yuhanna’yı: “Bunları size yazmamızın nede-ni, sevincimizin doruğa erişmesi içindir” (I Yuhanna 1:4).

 İşte budur, elindeki kitabın yazılmasının nedeni. Seni tanımayan ama Mesih’in sevgisiyle seven bir dostun, senin de sevincimize katılmanı istemesi... Diri Tanrı’yla buluşman sana sevinç bolluğu getirecektir.

Yazar Yuhanna devam ediyor:

“Gördüğümüzü ve işittiğimizi size de müjdeliyoruz. Öyle ki, bizimle ruhsal paydaşlığınız olsun. Bizim paydaşlığımız ise Baba ile ve Oğlu İsa Mesih iledir. Bunları size yazmamızın nedeni, sevincimizin doruğa erişmesi içindir” (I Yuhanna 1:3,4).

 Evet, karanlık bir gecede ışığın çekiciliği gibi, Tanrı yüceliğinin insanı çekişi de odur. Bugün Tanrı’nın nasıl biri olduğunu bilmek istersen, sen de Musa’yla birlikte dua edebi-lirsin: "Bana yüceliğini göster!"

DUR VE DÜŞÜN

1.       Tanrı’yı bilgeli biçimde aramaya ilgin varsa, Kutsal Kitap’ı akılcı tutumla oku:

2.       Kutsal Kitap’ı okurken Tanrı’nın kendisini sana açıkla-masını dile. Şöyle bir duayı önermek yararlı olur: ‘Ya Tanrı, evreni yaratan sensin, beni de gerçekten seviyor-san lütfen kendini bana açıkla! İsa Mesih’in ezeli Oğlun olduğunu bana göster. Peygamberlerce vaat edilen Mesih O ise bunu da tanıt bana.’

3.       Tanrı’ya gerçekçi açıdan tapınmak için O’na ilişkin tanı-yacağın gereği anımsa. Tanrı senin kendisini kavraya-bilme yeteneğinden çok çok üstün ve güçlüdür. O’nu kavrayabilme erişimini gerilerde bırakan sınırsız sonsuz bilginin pınarıdır.

 

İnsana özgü nitelikleri az da olsa anlayabilirim.

Tarihin sayfalarında bulunan her varlık İNSAN’dır,

 kendim de bir insanım. Ama insanlardan oluşan

 sıradağlarda O’na benzer hiç kimse düşünülemez:

İsa Mesih insanın ötesinde dimdik dikilen Kişi’dir.

Napolyon

BÖLÜM 4

İNSANLARI NE AYIRIYOR?

G

ünümüzde yeryuvarlağına dünyasal bir köy deniyor. Ne var ki, yeryüzü birbirine düşman kesilmiş komşularla dolu. Bu dünyasal köy tehlikelerle dolu bir yaşam me-kanına dönüşmüş! Yüzeyde insanlığı ayıran sorunların ulusal, siyasal, sosyal, dinsel, yerel hatta endüstriyel düzeyde geniş bir alanı kapsadığı düşünülmekte. Gerçi, bu türden sorunlar soyu-muzu üzücü boyutlarda giderek bölmekte. Ama daha az belirgin olan, bütün bunlara taş çıkartıyor diyebileceğimiz, kökte çörek-lenen ayırıcı bir neden durmadan sırıtıyor dünyamızda.

 Yine de ilkin insanlar arasında göze görünen ayrılık ne-denlerine eğilelim; sonra kökendeki etkilemeye dikkati çevire-lim.

Belirgin Ayırıcılar

Siyasal: Dünya liderleri korku ve güvensizlikle birbirinin yü-züne bakıyor. Sorunlar kesin uyuşmazlığa dayanınca askeri gü-cün ulusal güvenliği sağlayabileceği tezine bel bağlanıyor. Bu arada ilgisini bu doğrultuya çeviren kuşaklar barış için nükle-erlerden arınma çağrısını duyurmak için didiniyor. Ne yazık ki, protestocuların eylemlerini televizyonda izleyenler ‘barış’ adına yapılan bu gösterilerde sergilenen taşkın öfkenin savaş yöntemi-ni çizen türden bir kızgınlık olduğuna derin esefle tanık oluyor.

Ekonomik: Kuraklık, çevresel kirlilik, kıtlık, açlık, sel-ler, depremler türünden doğasal felaketler gitgide insanlığı uğ-raştırıcı boyutlara uzanmakta. Bunlara özellikle üçüncü dünya ülkelerinde tanık olunuyor. Bu yürek burkucu felaketler zinciri zengin ve fakir ülkeler arasındaki ayrıcalığı daha da aşırı uca sürüklüyor. Yardım elini uzatan pek çok kurumun ve insanın iyi niyetine karşın ne yazık ki birçok durumda zenginler zengin-leşiyor, fakirler fakirleşiyor.

Ailesel: Hiç kuşkusuz günümüzde evlilik ve aile kuru-mu salgınlaşmış bozukluk uçurumuna geldi dayandı. Afrika’ dayken, Letsoale adında bir yerli gözyaşlarıyla, ”Evim yakıldı!” yakınmasını ünlem biçiminde yükseltti. Ben kamıştan kurulu, dört duvarlı barakasından söz ettiğini sandım. Ama az sonra bu-nun aile sarsıntısıyla ilgili olduğunu öğrendim. Nazik dille, eşi-nin onu bırakıp gittiğini bildirmeye çalışıyordu. Bunun gibi, günümüzde birçok ev yıkılmış ya da yıkılmak üzere. Bencil ya-şantı sevgiyle başlayan ilişkileri allak bullak ediyor. AIDS illeti aileleri kasıp kavuruyor. Ama, az ileride göreceğimiz gibi Tan-rı’nın sevgisi her çifte, her çocuğa sunuluyor. Evlilik bağını per-çinlemekle ilgilenen, kalıcı ilişkiyi arayan her çifte...

Endüstriyel: İş yerinde hoşnutsuzluk ve gerginlik bu-nalımlarına alıştık gayrı. 1985’te İngiltere’de yirminci yüzyıla özgü en üzücü anlaşmazlığın çözümünü duyarak derin bir nefes aldık. Grev ve kaba kuvvetli sokak çatışmaları kapandı ama sü-ren giden, için için tüten öfke emekçi-işveren arasında kapan-mayan bir yaraya dönüştü, sağlıklı ilişkileri sarstı. Bu olaylar düşüncemi 1904 yılına, Galler ülkesine götürdü. Olayları yaşa-yan John Parry o ilginç olguyu bana ayrıntılarıyla anlattı.

 Bu insanla tanıştığımda doksan bir yaşında emekli bir maden işçisiydi. Büsbütün kör, maden hastalığı diye bilinen kronik bir sayrılıktan çok eziyet çekiyordu. Olanak buldukça, eşimle birlikte bu maden emekçisinin kuzey Galler ülkesindeki kulübesini ziyaret ederdik. Çok sevinirdi. İçten kopup gelen yü-reklilikle, coşkuyla Tanrı’nın Galler ülkesinde yaptıklarını can-dan gönülden bizimle paylaşırdı. 1904, 1905 yıllarında Galler ülkesi canları ihya eden bir uyanışa sahneydi. Bu ruhsal uya-nışta hem emekçi, hem de işveren diri Tanrı’yla bağlantı kurdu. Bunun sonucunda iki tarafı gerçekten birleştiren bir kardeşlik bağıyla bambaşka bir birliğin oluştuğunu gördüler. Birbirlerine karşı güven ve saygı duygusu o canları kenetledi. Buydu 1905 olgusuyla 1985 çatışmaları arasındaki ayrım.

 Düşüncesi o parlak günlere kaydıkça John Parry coş-kuyla, sevinçle o döneme ilişkin deneyimlerini bize aktarıyordu. Bu ruhsal uyanışın sonucu yüksek sayıda meyhanenin, bira-al-kol büfesinin kendiliğinden kapanışını getirdi. Artık içki kulla-nan kalmadı. Başka arkadaşlarla maden kuyularına inerek o yerlerde dua ettiklerini, Tanrı’ya ilahi yükselttiklerini en tatlı anıları aktarırcasına bize anlatırdı. “Bugüne dek” diyerek tatlı tatlı güldü. “İnsanlar yanıma gelip ruhsal uyanışın belirgin oldu-ğu yerleri öğrenmek isterler” yüreğine değerek, “Onlara derim ki” dedi, “Ruhsal uyanış işte burada, parmağımı dokunduğum şu yerin altında gerçekleşir.”

Kökende Yatan Ayrım

 

Sözü edilen ayrımların önemi yadsınamaz; ama insanlığı ayıran kalıcı-ürkütücü daha derin bir ayrımın etkisi hep sırıtıyor. Bu tehlikeli ayrım şu anda birçok ülkenin huzurunu düzenini kök-ten sarsmakta. Ademoğullarını kutuplaştıran temel neden, Tanrı kavramlarının altüst edilişidir.

 İnandığımız Tanrı kendisini tüm insanlığa açıkladı. Bunu yaparken tanrısal varlığına ilişkin hiç kimseye ödün ver-medi. İsa Mesih’in doğumundan önce Tanrı insanları kendisine yöneltecek bir ışık göndereceğini vaat etti. O’nu gerçek kişili-ğinde belirgin edecek ışık. Şöyle dedi O: “Karanlıkta yürüyen halk büyük bir ışık görecek” (Yeşaya 9:2). Bunun yanı sıra Tanrı bu ışığın nasıl belireceğine ilişkin ayrıntılı bilgi sağladı: “Çünkü bize bir çocuk doğacak, bize bir Oğul verilecek” (Yeşa-ya 9:6).

 Doğal olarak bir çocuğun doğuşu dikkate değer özellik taşımaz. Tanrı bunu bildirip konuyu noktalamış olsaydı, çocu-ğun doğuşu büsbütün normal bir görünümde kalırdı. Bu türden tanrısal bir haber oluşturamazdı. Ne var ki, bu bildirinin yanı sıra “Bir Oğul verilmesi” konuya vaat önemini katıyor. O eski çağda bir peygamberlik sözü olan bildiri şimdi tarihsel bir olgudur. Tanrı’nın gerçekleşeceğini bildirdiği gelişim sonuçlan­mıştır. Yeryüzünde bir çocuk doğdu; yüceden bir Oğul verildi. Bu çocuğun doğuşu Tanrı armağanı, Oğul’du. Tanrı karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya didinen insanlığa ışığını gön-derdi. Şu ana dek bu Işık karanlığı şüpheyi dağıtmakta, Tan-rı’nın insana açıklanışını buğulayan engelleri kovmaktadır. Tan-rı’nın bu özel çocuğunun doğuşunu başka çocuklarınkinden ayırt edebilmek için, Tanrı biricik Oğlu’nun mucize olarak beliren doğuşla gerçekleşeceğini tanıttı: “İşte kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacak” (Yeşaya 7:14).

 Adının anlamı ‘Tanrı bizimle’dir. Bu bilgi insan yüre-ğine coşku getirsin. Adın herkese ilettiği somut gerçek, Sevinç Getiren Tanrı Haberi’nin çeşitli din töre ve biçimlerinden apayrı özellik taşıdığıdır. Çeşitli dinler insanın Tanrı’ya ne biçimde, hangi dille, hangi giysilerle, hangi serpuşlarla ulaşabileceği konusuyla uğraşırken, Kutsal Söz Tanrı’nın insana nasıl erişti-ğini anlatır. Bu açıklama uyarınca Tanrı yeryuvarlağıyla bağ-lantısını gerçekleştirince erden bir kız o çocuğu bekliyordu. Evreni yaratan Tanrı’nın zaman ve mekana girişi bugün tarihsel olgudur: “...Rabbin meleği düşünde Yusuf’a görünerek şöyle dedi: ‘Ey Davut oğlu Yusuf! Meryem’i kendine eş olarak almak-tan çekinme. Çünkü onda oluşan Kutsal Ruh’tandır” (Matta 1:20). Daha sonra İsa doğup büyüdü. Kendisini çekemeyen insanlar karşısında tanrılığını şöyle belirtti: “Ben ve Baba biriz” (Yuhanna 10:30). 

 Zamanımızda ayın yüzünde yürümüş bir uzay adamı şu çarpıcı gözlemde bulundu: "Tanrı’nın yeryüzünde yürüyüşü insanın ayda yürümesinden çok daha önemlidir." Doğaldır ki, ademoğlunun uzayda başarabildiği hiçbir ustalık, diri Tanrı’nın öncesiz çağlardan zamana gelişiyle karşılaştırılamaz. "Bir çocuk doğacak" ve "Bir Oğul verilecek" peygamberliği ardından, daha da ayrıntılı başka bir peygamberlik duyurdu Tanrı. Bununla o özel kişinin kimliğini tanıttı: "O’nun adı Acayip Öğütçü, Güçlü Tanrı, Sonsuzluk Babası, Esenlik Önderi çağrılacak" (Yeşaya 9:6b). Hiç kuşkusuz, başarılı bir dünya liderinin kişiliğinde böylesi bilek ve amaç bileşiminin gerçekleşmesi köklü bir gerekçedir. Şimdiki düzende liderlik sorumluluğunu üstlenen-lerin değil sadece doğru olanı yapabilmeye yeteneği olacak, aynı zamanda gerekli güç de onlarda derişecek. Ademoğlu bu aşamaya çıkamıyor. Bu da başka mesele: Belirli etkin liderler ne yapılması gerektiğini biliyor; buna karşın sürekli barışı ve güvenliği gerçekleştirmeye güçleri yetmiyor, zekaları elvermi-yor, başarıları parlamıyor.

 Barış ve Esenlik Başkanı İsa Mesih’in yeryuvarlağına kalıcı barışı getirebilecek bilgeliği, güçlülüğü var. İleride O tüm yeryüzünün hükümranı olacak. O parlak günün gelişinde bütün silah imalatı duracak, depolarda istiflenmiş nükleer bombalar etkisiz bırakılacak, ulusların sınırlarını gözeten bütün askerler evlerine salınacak ve yeniden çağrılmayacak.

 Ademoğlunun insan soyunu yönetmekte yetersizliği hiçbir tanığı gerektirmez. Evreni kapsayan barış ve adalet Barış Başkanı’nın evrensel hükümranlık asasını sallamasıyla gerçek-leşecek. Bu gelişimde "İnsanlar kılıçlarını çekiçle dövüp saban demiri yapacaklar; mızraklarını da bağcı bıçağı. Ulus ulusa kılıç kaldırmayacak; artık savaş eğitimi görmeyecekler" (Yeşa-ya 2:4). Bu barış-esenlik döneminde, "Sular denizi nasıl kaplı-yorsa, dünya da RAB bilgisiyle dolup taşacak" (Habakuk 2:4). Çalkantılı dünya tarihi sonsuzluğun Tanrısı’nı hoşnut eder biçimde böylesi parlak sonuca ulaşacak. Tsunami felaketi türünden tüyleri diken diken eden doğa kudurganlıkları bile gerilerde kalacak. Evet, perde inecek, gün ışığıyla parıl parıl yanan başka bir sahne belirecek.

 Ne var ki, Rab İsa Mesih’in yönetiminde dünyasal barışın gerçeklenişinden önce giderek daha da belirgin olan ayrılık ha babam yoğunlaşacak. Beklenen gümbürtü ve patlama İsa Mesih’in kişiliğine ilişkin olacak.

 Bu durumda İsa’nın kişiliği ve özelliği konusunda kesin bilgi aşamasına gelmen çok önemlidir. O dünyamıza niçin geldi, yeryüzündeyken senin için ne yaptı?

 Kutsal Kitap’ı açınca çarpıcı bir açıklayışla karşılaşır-sın. Eski Antlaşma’da Yaratılış, Yeni Antlaşma’daysa Yuhanna. Bu iki yazı birbirine benzer bildiriyle başlar. Bunlara bakmak yararlıdır. "Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı" (Yaratılış 1:1). Ve, "Başlangıçta Söz vardı... ve Söz Tanrı’ydı... Her şey O’nun aracılığıyla var oldu" (Yuhanna 1:1,3). Yaratılış yazı-sında ‘Elohim’ adıyla açıklanan Tanrı, yazar Yuhanna’nın bel-gesinde ‘Söz’ olarak tanıtılıyor. Elohim Söz’dür. O beden ku-şandı, yaratıkları arasında yürümeye, eylem yapmaya geldi. Tanrısal Söz insan bedeni oldu, aramızda yaşadı. Tüm metni okumak konumuza daha bol ışık saçar:

"Her şeyin başlangıcından önce Tanrısal Söz vardı. Tanrısal Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Tanrı neyse Tan-rısal Söz O’ydu. Başlangıçta Tanrı’yla birlikteydi. Tanrı her şeyi O’nun aracılığıyla oluşturdu ve olanlar-dan hiçbiri O’nsuz olmadı… Tanrısal Söz dünyadaydı. Tanrı dünyayı O’nun aracılığıyla oluşturdu, ama dünya O’nu bilmedi. Kendi halkına geldi, ama kendi halkı O’nu kabul etmedi. Kendisini kabul edenlerin tümüne –O’nun adına iman edenlere– Tanrı’nın çocukları olma yetkisi verdi... Tanrısal Söz beden oldu, kayra ve gerçekle dolu olarak aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini Baba’dan gelen biricik Oğul’un yüceliği olarak gör-dük" (Yuhanna 1:1-14).

 Yüzyıllar öncesi yaşayan Musa’ya ve çağlar boyu pek çok insana benzerlikte öğrenci Filipos da Tanrı’nın nasıl biri olduğunu öğrenmek istedi.

Bu Filippos İsa’dan somut bir istekte bulundu: "Ya Rab, Baba’yı bize göster" (Yuhanna 14:9). İsa bu soruyu somut dille yanıtladı: "Beni görmüş olan Baba’yı görmüştür" (14:9). Böy-lesi gözü pek bir yanıt İsa’yı alık bir kandırıcı kılardı elbette; O Tanrı’nın kendisi olmamış olsaydı eğer. Ama hiç kimse İsa’yı alıklık ya da kandırıcılıkla suçlayamaz. Tanrı’nın kendisi değil de bu türden bir savlamayı ortaya atan bir aldatıcıysa o, insanlık tarihinin kaydettiği baş sahtekardır. Bunu göz önünde tutarsak İsa’nın yetkili bildirisini gerçekçilikle değerlendirmeliyiz; O’nun yüzüne bakınca Tanrı’yı gördüğümüzü bilmeliyiz.

 İsa Mesih kişiliğine ilişkin bu önemli açıklamayı ya-pınca kendisine karşı direniş başladı; bazıları kendini O’ndan ayırdı. Şaşılmasın! İsa, "Ben ve Baba biriz" (Yuhanna 10:30) deyince O’nu işitenlerin bir kesimi Tanrı’yı arayışlarıyla ilgili soruya tatmin edici yanıtı buldu. Öte yandan başka bir kesimi, varlığına akıl erdirilemeyen Tanrı’nın kişiliğini böylesi alçak-gönüllü kılabileceğini kestiremedi. Düşmanlık tepkisi başgös-terdi. İsa bazılarını çekti, ama başkalarını aksilendirdi. O’nu iç-tenlikle izleyenler bulunduğu gibi, istemezlikle ölümünü düzen-leyenler de belirdi.

Yeryüzündeki yaşam süresinde İsa insanları ikiye böldü. Şunu belirtmişti O:

"Benimle birlikte olmayan bana karşıdır" (Matta 12:30).

 Kaldı ki, başlangıçtaki tepki hiçbir durumda son karar niteliğini taşıyamaz.

 İsa’ya karşı en kudurgun tepkiyi gösterip de daha sonra O’nun en sadık bağlısı olan bir kişiye dikkati çevirelim. Bir Yahudi rabbisi olan Tarsuslu Saul İsa’nın bağlılarına keskin düşmanlık taşkınlığıyla saldırdı, baskılar düzenledi, onların öl-dürülmesini onayladı. Ama yaşam gidişini değiştiren bir karşı-laşmanın ardından Mesih’e Rabbi ve kurtarıcısı olarak iman etti, günlerinin geriye kalanını Mesih’i yücelterek, O’na hizmet sunarak geçirdi. Mesih’e derin bağlılığı yüzünden çok eziyet çekti, taşlandı, işkencelere katlandı ve öldürüldü. Bu sonucu oluşturan etken acaba neydi?

 Saul Yeruşalim’den Şam’a gidiyordu. Niyeti kötüydü: Şam’daki Mesih bağlılarını tutuklasın, onları alçaltsın... Yolda çarpıcı bir ışığın parladığını gördü, bir süre için gözü görmedi. Saul hiçbir kuşkuya yer bırakmayan kanışla Tanrı’nın karşısın-da bulunduğunu kavradı. YAHWEH adının karşılığı olan Kirios sözünü kullanarak sordu: "Sen kimsin, ya Rab?" Tanrı’dan gele-bilecek yanıtı duydu: "Ben senin saldırdığın İsa’yım" (Resul-lerin İşleri 9:5). O gün, o yolda Saul İsa’nın Tanrı olduğunu tanıdı.

 Bu açıklama Saul’u bir Mesih düşmanı olmaktan sıyır-dı, aynı Mesih’in haberini insanlığa yayan ve duyuran kıldı. Bundan öte onun yaşamı Mesihin’di. Bu iman, bu bağlılık başı-na pek çok dert açtı; ama hiç yılmadı. Kılını kıpırdatmadan var-lığını Tanrı’dan tüm insanlığa bildirilen müjdeyi yaymaya atadı. Kurtarıcı İsa Mesih’in bu yaşamda bütünlenen eylemi onu kök-ten değiştirdi, çağların en önemli Mesih habercisi kıldı. O döne-min kilise topluluklarına, inanlılarına Tanrı esinlemesiyle on üç mektup yazdı. Bu mektuplar Tanrı Sözü olmanın yanı sıra, ede-biyat çevrelerince en başarılı birer yapıt olarak değerlendirilir. Sonradan adı Pavlos’a değiştirilen bu insan "her şeyin O’nun aracılığıyla ve O’nun için yaratıldığına" (Koloseliler 1:16) bütün mektuplarında, konuşmalarında İsa Mesih adına tanıklık eder.

 Dikkat edildiği gibi, Kutsal Kitap Nasıralı İsa Mesih’i Tanrı Oğlu Tanrı olarak insanlığa tanıtıyor. Günümüzde Mor-monlar, Yehova’nın Şahitleri, Yeni Çağ, Mooncular, Hari Kriş-na sırasından yeni türemiş tarikatlar yaygın. Bunlar İsa’ya ‘bir’ tanrı diyerek çoktanrıcı (politeizm) yönteme hizmet ediyorlar. Bu çerçevede başka dinler de vardır. Hindistan’da odaklanan, çeşitli kisveler altında tüm dünyaya yayılan Hari Krişna tarikatı gibi. Ne diyor bunlar? “Evet Mesih’i Tanrı olarak kabul ediyo-ruz. Pek çok tanrıdan biri de odur.” Belirtildiği gibi buna çok-tanrıcılık denir. Başka bir din O’nu yaratılmış bir peygamber düzeyine indiriyor. Yine başka inançlar aman onları gücendir-meyelim, ne şiş yansın ne de kebap diyerek Tanrı’nın kendi kişiliğine ilişkin açıklayışı bir yana itiyorlar, ikili çatı altında ikili oyun oynamaya çalışıyorlar. Tanrı ‘evet’ ve ‘amin’ dir. O ne bir kimseye ödün verir, ne de suyun akıntısına gider. Vahiy’i kesindir, sonuçlamalıdır.

 Eski Antlaşma’da İlyas peygamberi ve O’nun hizmet sunduğu tek Tanrı’yı unutmayalım. İlyas’ın döneminde Yezebel adlı putlara tapan bir kadın İsrail’in kraliçesi oldu. Kocası Ahaz’ı da puta tapıcılığa sürükledi. Baal adlı bir yalancı tanrıya. Bu ilahın dini resmi din ilan edildi. Ama diri Tanrı’nın hiçbir yolla yıldırılamayan peygamberi İlyas bu yalancı dini yıkacak. Baal’ın rahiplerine meydan okudu o. Baal dinini dize getirdi. (Bu ilginç olayı I Krallar 17 ve 18 bölümlerde okuyun.) Bu, Eski Antlaşma’da herkese konuşan bir olgudur. İnsan icadı bütün tanrılar Rab İsa Mesih "adı önünde diz çökecek ve her dil İSA MESİH RAB’tır diyerek, Baba Tanrı’nın yüceliği için tanıklık edecek" (Filippililer 2:11). İsa öncesiz çağlardan sonsuzlara dek Baba Tanrı’yla, Kutsal Ruh’la birdir.

 İsa Mesih’in Tanrı olduğunu kavrayınca, O’nun erden kızdan doğduğuna inanmakta güçlük çekmeyiz. Ve, O’nun sayı-sız mucizesine, ölümü, gömülüşü ve dirilişine, göklere yükse-lişine, görkem ve yücelikle yeniden gelişine... Bunlar hep ger-çektir; çünkü İsa Mesih tam Tanrı’dır. Tüm evreni yaratan, fi-ziksel yasaları koyan, koruyandır. Yaşamı sağlayan ve sürdü-rendir; hem de amaçlı yönde. Kendi koyduğu fiziksel kuralları dilediği biçimde kullanandır. İnsana sevgisi-kayrası egemen istemi uyarıncadır.

 İsa Mesih’in kişiliği konusunda insanlık bölünmüştür. İnsanın görüşü bir, Tanrı’nınki başka. İnsanlık soyu gelişmiş ya da gelişmemiş, demokrat ya da dikta yönetimi, sağ ya da sol, şeriat ya da laik, terörist ya da terörizm karşıtı diye bölünmü-yor. Bunlar insan yapımıdır. Hayır, dünya İsa Mesih’in kişiliği görüşleri üzerinde ayrılmıştır. O, Tanrı’nın yeryüzüne gelişi mi-dir, yoksa salt önemli biri mi, bir peygamber mi? İsa’nın sözleri dramatik savlar değil, kesinlik belirginlik yüklü tanıtlamalardır:

"İsa ‘Tanrı Babanız olsaydı, beni severdiniz’ dedi, ‘Çünkü ben Tanrı’dan çıkıp geldim. Kendiliğimden gelmedim. Beni O gönderdi. Ne dediğimi niçin anlamı-yorsunuz? Çünkü sözümü dinlemeye dayanamıyorsu-nuz. Siz babanız iblistensiniz ve babanızın isteklerini yerine getirmek istiyorsunuz. O, başlangıçtan beri katil-dir, hiçbir zaman gerçekten yana olmadı; çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylerken içinde bulunanı söyler. Çünkü yalancıdır ve yalanın babasıdır" (Yuhanna 8:42-44).

 Sürpriz yapma olmasın. Bu sözlerden iki aile beliriyor: Babası Tanrı olan inanlılar kesimi, bir de babası şeytan olan imansızlar kesimi. Her kadın her erkek Tanrı çocuğu değil! Tanrı ailesinden olmak, ya da şeytanın ailesinden olmak. İşte budur hekese ilişkin sonsuzluk seçeneği (alternatif). Tanrı, Allah konusunda pek çok insanın samimi (içten beslenen) inancı var; ne etmeli ki, birey içten beslenen aldatı aleminde de çalkalanabilir. Yüzyıllar boyu süren bir aldatı insan kafasını örümcekli kılmış; şöyle: Neye inanırsan inan, yeter ki buna sa-mimiyetle inan! Buna koşut olarak denebilir ki, zararı yok zehir iç; yalnız onun ilaçlığına inan. Nedir bunun sonucu? Ölüm!

 Gerçekten, insanlık ailesi ikiye bölünmüştür. Her birey ya birinin üyesidir, ya da öbürünün: Tanrı ailesi, şeytan ailesi. En önemli gerekçe hangi aileye bağlı olduğunu bilmendir. Tanrı ailesinin bir parçası olmayı gerektiren koşul, O’nun kişili-ğini anlamak, biricik Oğlu Mesih’i bize vermekle sonuçladığı kayrasal eylemi tanımaktır.

 İsa (Yehoşua) adının İbranice’de anlamı nedir? YAHWEH kurtarıcıdır. O’nun doğumunu haber veren melek Yusuf’a şu bilgiyi iletti: “…Onun adını İsa koyacaksın. Çünkü O halkını günahlarından kurtaracak” (Matta 1:21)

DUR ve DÜŞÜN

1.       Sen samimi oldukça Tanrı’ya ilişkin nasıl ve ne yolda inandığının önemi var mıdır?

2.       İnsanlar arasında kesin ayırım oluşturan neden ne olabilir? Siyasal, ekonomik, ailesel, endüstriyel mi? Değilse, ruhsal ve sonsuzluk konusu mu?

3.       İsa Mesih’in anlattığı bu iki kesimden hangisine bağımlı olmayı istersin?

 

BİR MESİH İNANLISININ

KONUYLA İLGİLİ GÖRÜŞÜ

Doğal insan Tanrı’nın varlığını yok sayarak sorunların üstesin-den gelme mücadelesinde tam yenilgiye uğrayacaktır. Yaşam-larında gerçek ve diri Tanrı’ya yer veren insanlarsa sorunun kökenini kavramış bulunuyorlar. İnsanın doğasındaki günah öğesi görmezlikten gelindiği sürece sorunlara gerçekçi ve kalıcı çözümler sunma olanağı dışlanmış olur. Yeryüzündeki adalet-sizliğin, kötülüğün, haksızlığın, şiddetin, her çeşit pisliğin köke-ni Günah’tır. Buna köklü çözüm yolunu sağlamış olan Tanrı’yı dinlemekte yararımız büyük olacaktır. Bizi seven Tanrı’ya yüre-ğimizi açıp O’nu hayatımıza Rab ve kurtarıcı olarak almamız gerekir. Temel sorunlara gerçekçi çözümler bulunacaksa, bu ko-valayışta sadece ve sadece içinde Tanrı’nın yaşadığı insanların adımları, öngörüleri ve girişimleri birer umut ışığı yakar. İnsa-nın günahını ortadan kaldırmak ve onu Tanrı’yla barıştırmak amacıyla yeryüzüne inen ve tanrısal eylemini haç üzerinde ka-nıtlayan, ölen, gömülen, ardından da dirilen İsa Mesih sorun-larımıza en etkin çözümdür. Mesih’in egemen olmadığı her ça-ba ve atılım başarısızlıkla sonuçlanır. Çünkü O şu çarpıcı öğütte bulunmuştur: “Bensiz hiçbir şey yapamazsınız!” (Yuhanna 15:5).

Memduh Uysal

E-Posta: memduhl@msn.com

BÖLÜM 5

TEMELDEKİ SORUN NE OLABİLİR?

Y

irminci yüzyılın başlarında pek çok kişi dünyanın gele-ceğine ilişkin aşırı oranda iyimserdi. Barışı bereketi bel-geleyen altın çağa girmekte olduklarını savladılar. Pek çok insan bu parlak çağın yararı her ülkede belirgin olacak yolunda düşünüyordu. Hatta yoksulluğun, hastalıklar zincirinin, çeşitli bunalımların çok ağır çileler çektirdiği bahtsız ülkelerde bile durumun değişmesi gözleniyordu. Eyvahlar olsun! 1914’ün savaş sirenleri tüm Avrupa’yı sarstı.

  Yirmibirinci yüzyılı karşıladık. Geçmişte bıraktığımız yüzyılda akla sığmayan fen-bilim buluşları kişilerin küçük dilini yutturdu doğrusu. Bütün bunlara karşın ademoğlu gayrı parlak bir yarından söz edemiyor. Tersine, korkutucu silahlarla kendini her yerde belirgin eden savaşın insan başına daha ne çoraplar öreceği kestirilemiyor. Küresel terörizm, her tür ulusal sorun ve başka çalkantıların eniklediği yürek burkucu sonuçlar, kafasını kullanabilenlere insanlık tarihinin en tehlikeli bir döneminde bulunduğumuzu kanıtlıyor. Şu an dünyamız kutuplaşmış (pola-rizasyon) saplantısında. Az önce bunun üzerinde durduk. Çağ-daş toplumların dokusu saldırı altında. Bu nasıl oldu?

  İşte bu önemli soruna yanıt bulabilmek için dünya lider-leri hep bir araya geliyor; konuşuyor. Onlar sorunları masaya koyup birbirinin görüşlerini, önerilerini tartışırken dünya bir bunalımdan öbürüne atlıyor. Harcanan enerji, para ve insan gücü ne denli yoğun olursa olsun, hiç kimse dünyanın gitmekte olduğu yöntemi değiştiremiyor. Gel de tut kelin perçeminden! Sayılır hükümet insanları, siyasetçiler, bilim uzmanları, ente-lektüeller, iş adamları, bankacılar, doktorluğun uzmanları, top-lumbilimciler, eğitmenler, vb. tümü ince bilgileriyle uğraşlara katkıda bulunuyor. Kesin yanıt ya da çözüm gelemiyor!

 Ne gam! Bu aydın düşünürlerden, Tanrı’nın temel prob-lem diye tanıttığı nedene sanki hiç değinilmiyor: Herhangi bir çözümün bulunuşundan önce tanımlanması gereken asıl prob-lem. Temel sorunumuza ilişkin bizi aydınlatabilen yetki salt Tanrı’dır. İşte ayrım bu dört yol ağzında odaklanıyor. Orada Tanrı’ya bilgisel yönden yaklaşanlarla, ‘Allah’ derken neyin nesi olduğunu kestiremeyenlerle karşılaşır herkes. O’nu arayan-larla, böyle gelmiş böyle gider mantığına saplananlar...

 Başlangıçta Tanrı’nın ne dediği unutulmasın: "Kendi suretimizde, kendimize benzeyen insanı yaratalım" (Yaratılış 1:26). Bunun fiziksel benzeyiş olmadığını hemen vurgulamalı-yız. İsa Mesih Tanrı’yı kısa ve özlü açıklamayla şöyle tanıtır: "Tanrı Ruh’tur" (Yuhanna 4:24). Kuşkusuz, bedende taşıdığı-mız kol, ayak, göz parçaları taşımaz Tanrı. O, "Kimsenin yakla-şamadığı ışıkta oturur. O’nu ne gören olmuştur, ne de kimse görebilir" (I Timoteos 6:16). Görülmeyen insan olmamıştır. Bunu gözönünde tutarsak, beden son nefesi verdiğinde yaşamı-nı sürdüren Tanrı’nın suretinde yaratılan gerçek insan var.

  Kutsal Kitap Tanrı’nın aklı, duygusu, isteği olduğunu belirtir. İnsanın Tanrı suretinde yaratılması bu üç özelliği içerir. Ama O Tanrı olduğundan aklı, duygusu, isteği sonsuz ve kısıtsızdır. Hiçbir kısıtlaması yoktur. Budur Tanrı’nın ırası (karakter). Bunun tam tersine, insan kısıtlıdır. O büyük deha Einstein’ın da aklı kısıtlıydı. Hiçbir insan yoktur ki, her şeyi bi­lebilsin; hiçbir insan sınırsız kapsamda sevemez ve hiç kuşku­suz, insanın isteği evrende egemen olamaz. İnsan, yazgısının (mukadderat) efendisi değildir, ne de varacağı yerin pilotu.

 İnsanın kişiliğinde başka bir özellik bulunur: Tanrı’yı bilebilmek, O’nunla paydaşlıkta bulunma yeteneğini taşımak. Bunun içindir ki, İncil insanı üç içerikli bir varlık niteliğinde tanıtır.

"Esenlik kaynağı Tanrı sizi tümden kutsasın. Rabbimiz İsa Mesih’in gelişinde tüm ruhunuz, canınız, bedeniniz kusursuz saklansın" (I Selaniklilier 5:23).

 Tanrı’nın verdiği yetki uyarınca ademoğlu ruhuyla Ya-ratanı karşısında O’nunla ilişki kurabilir. Yine bedeniyle –ca-nıyla– düşünebilir, seçebilir sevebilir. Bunlar onun kişiliğidir, yani canı. Bunlarla fiziksel dünya karşısında bireyin bağlantısı vardır. Kutsal Kitap’ın vurguladığı düzen kapsamında bunlar kendine özgü yerde tutulunca aksaklık yoktur.

 Ama bu arada ne oldu? Birşeylerin sırası değişti. Bunun sonucu pek çok insanda beden öncelik aldı. Ruh ise üçüncü sı-raya itildi. Ne yazık ki, bugünün ortamında pek çok kişiye fizik-sel, maddesel ve seksüel ilgi öncelik almış! Düşünülenler, ka-rarlaştırılanlar, beğeniler hep bu doğrultuda. Gelgelelim ruhsal değerlere; bunlar cansız, hareketsiz. İnsanı yaratana, varlığı ye-nilemeye yönetmeye ne hak tanınıyor ne de öncelik veriliyor. Çok çok dinsel uygulamalarla yetiniliyor. Tanrı’nın egemen is-teği ön sıraya konmadıkça, bilginin kaynağı Olan’la, yolunu şa-şırmış ademoğulları arasında buluşma-ilişki kurulamıyor. Tan-rı’yı kişilikten soyunmuş, yaratığıyla bağlantısı kopmuş bir var-lığa dönüştürenin ruhsal durumu ölmüşlüktür. Buna karşı, Tan-rı’yla paydaşlık gönencinde yaşayan, gerçekten yaşamaktadır.

"Ama Tanrı’nın acıması öylesine zengindir ve sevgisi öylesine boldur ki, suçlarımızın içinde ölü olan bizleri Mesih’le birlikte yaşama getirdi. Kayrayla kurtulmuş bulunuyorsunuz" (Efesoslular 2:4,5).

Yeryüzündeki bunalımların tümü insanın ‘isteğinden’ kaynaklandı; belirtilmeli, ‘bozuk isteğinden’. Tanrı insanları birer kukla olsunlar diye yaratmadı. Kukla onu yöneltenin isteği olmaksızın deprenemez. Kuklayı oynatan elindeki ipi çekerek kuklanın kımıldanışlarını etkiler. Buna karşı Tanrı bize özgür istek verdi; seçtiğimizi, istediğimizi yapalım diye. Ama bu ar-mağanı Yaratanı’ndan alan insan aldığı kararlar ilişkisinde sağ-töre (etik) sorumluluğunu taşıyan bir varlıktır. (Kutsal Kitap’ı bir yana iten ruhbilimciler bu konuya yaklaşmazlar.)

 Adem’le Havva’nın yaratılışlarının ardından ön sırada beliren, kurulu düzeni sarsıntıya götüren bir trajedi patladı. Aden bahçesindeki meyve ağaçları arasında kendine özgü iki ağaç bulunuyordu. Birinin adı, Yaşam Ağacı’ydı, ötekininkiyse, ‘İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı’ (bkz. Yaratılış 2:9). Tanrı Adem’le Havva’ya buyruğunu açıkladı: Her ağacın ürününü yiyebilirler; ama iyiliği ve kötülüğü bilme ağacından yiyemez-ler. Tanrı atalarımıza söz dinlerlikle söz dinlemezlik arasındaki bu seçim hakkını verirken kendilerini özgür seçim yetkisiyle yarattığını belirgin etti. Tanrı’ya karşı söz dinlerlikle davranıp davranmama hakkı onlarındı. Bu ilişkide kararı onlar verme-liydi.

 Derin esefle üzüntüyle öğrenüyoruz ki; Adem’le Havva Tanrı’ca insanlığa verilen en parlak sağlayışa başkaldırdılar.

 Elbette, Tanrı insanın kararını önceden biliyordu: On-ların söz dinlemezlik doğrultusunda atacakları adımı ve bu yeğ-lemenin sonucu olarak dille anlatılamayan felaketler zincirini, bunun yetişecek insan soyuna neler çektireceğini.. Bütün bunlar Tanrı’nın egemen bilgisi içindeydi. Bu nasıl anlatılabilir? Ya-ratığı insanı seven Tanrı onu seçim hakkından özgür bırakmadı. İnsanın ters seçimi ilerdeki parlak bir seçime göstergeydi. Tanrı bambaşka bir fırsat kapısı açacak; bunu doğru bir şekilde değer-lendirene görkemli bir armağan sağlayacak. Bugün yine herkese seçim hakkı sunuluyor.

 Yalanın babası şeytan saptırıcı taktiğini kurnazlıkla kul-lanarak Adem’le Havva’yı ters karar vermeye ayarttı. Tanrı’nın ‘yemeyeceksiniz’ dediği o ürünü çekicilikle bürüdü; onu yerler-se tıpkı Tanrı gibi olacaklarını öne sürerek ağızlarını sulandırdı. (Şeytan bugüne dek ademoğlunun kendi kendinin tanrısı olabi-leceğini insanlığa yutturmakta. Ne var ki, Tanrı Tanrı’dır; hiçbir durumda Tanrı olmaktan gerilemez. Buna koşut olarak da, insan insandır; hiçbir durumda insan kalmaktan ileriye gidemez). Buna karşın şeytan Adem’le Havva’yı ayarttı, kendi kararlarını Tanrı’nın kararlarından daha öne koydurttu. Bu ters kararın so-nucu olarak yetişen her soy Yaratanı’yla dirimsel, kişisel ve iç-tenlikli ilişkiden yoksun kaldı. Çünkü herkes Adem’in soyun-dandır. İncil bunu şöyle vurgular:

"Bir tek insan yüzünden günah nasıl dünyaya girdiyse, günah yüzünden de ölüm dünyaya girdi. Böylece bütün insanları ölüm sardı. Çünkü tümü günah işledi" (Ro-malılar 5:12).

 Her mezarlık, her hastane, her ordu topluluğu, her ceza-evi kısaca yeryüzünde bu yerlerin hepsi, yaratılışın başlan-gıcındaki o ters karardan kaynaklanır. Adının günah olduğu bu kahredici kötülük insanlığın özgün (orijinal) kök belasıdır. Günah insanın Tanrı’yla paydaşlığını sarsmakla kalmadı, bunun yanı sıra sağlıklı insan ilişkilerini de allak bullak etti.

 Sen ben salt insan soyunun bir parçası olduğumuz-dan değil, aynı zamanda eylemlerimizden ötürü günahlıyız.

 Davut peygamber doğuştan günaha tutsaklığımızı şu ağıtla dile getirir: "İşte, ben suç içinde doğdum, anam günah içinde bana gebe kaldı" (Mezmur 51:5). Onu miras olarak almamız hepimizin ayrı ayrı işlediği günah eylemlerine karşı mazeret sayılamaz. Kutsal Kitap bunun yanı sıra hepimizi söz dinlemezlik çocukları diye suçlar: "Bedenimizin tutkuları uya-rınca davrandık. Bedenin ve düşük aklın istekleri neyse onları uyguladık" (Efesoslular 2:2,3).

 Gerçek budur. Kendi söz dinlemezliğimiz nedeniyle Tanrı’nın karşısında suçluyuz. Suç başka birine yükletilemez; ne hayat arkadaşına, ne bir arkadaşa, ne de ana babaya. Ne so-yumuza sülalemize ne de çevremize kabahat yükleyebiliriz. Sen ben, hepimiz kişisel suçlardan sorumluyuz.

 Biz ademoğulları arasında her tür kin ve ayrılığın ne-deni, günahın her varlıkta müşterek (ortak) ve paydaş bir eylem olmasıdır. Günah ateistle Tanrı’ya inancı olanı, teröristle yasa-ları sayanı aynı çatı altında birleştirir. Günah üçüncü dünya in-sanıyla gelişmiş ülke insanını birbirine bağlar. Günah kapitalist-le Marksist’i, polisle yasasızı, feministle erkeğin üstünlüğünde duranı hep bir araya getirir. İnsan, gençliğe uyuşturucular süren bir vurguncu, ya da töreci olabilir, denize bakan pahalı katlarda gününü gün eden, ya da gecekondularda dar darına kötü koşul-larla boğuşan biri olabilir, doktora yapmış ya da alfabeyi kavra-mamış olabilir, yargı hep aynıdır: "Tümü günah işledi ve Tan-rı’nın yüceliğinden yoksun kalmaktadır" (Romalılar 3:23). Gü-nah ademoğulları arasında bütün gerginliklerin temel nedenidir.

 Ama İsa Mesih her günahlının umududur, dostudur. O şunu bildirir: "Doğru kişileri değil günahlıları çağırmaya geldim" (Matta 9:13). Kısa mesafe ya da uzun mesafe olsun, Tanrı’nın kutsallığıyla insanın günahlılığı arasında aşılamayan bir yarık vardır. Günah sözünün öz anlamı ‘hedeften şaşırmak’ tır. Bunu düzeltmeye kendi yeterliğimizden hiçbir katkıda bulu-namayız. Tanrı’yla barışa kavuşabilmek için iyi insan olmaya didinmekle, din-töre gereklerini uygulamakla umulanı elde ede-meyiz! Bu, "Kişinin yaptığı işler nedeniyle değildir. Öyle ki, kimse övünmesin" (Efesoslular 2:9). Bunun içindir ki, İsa Mesih kurtuluştan söz ederken, "Ben kurban değil, merhamet isterim" dedi (Matta 9:13).

 Tanrı’nın "merhameti öylesine zengindir ki" (Efesoslu-lar 2:4), senden tek isteği kurtarışını O’nun armağanı niteli-ğinde imanla değerlendirip kabul etmendir:

"Çünkü iman ederek kayrayla kurtulmuş bulunuyorsu-nuz. Bu kendi başarınız değildir. Tanrı armağanıdır" (Efesoslular 2:8).

Günahlının Tanrı katına girebilmesi için İsa Mesih en yüksek değeri (kurbanı) sundu. Merhamet Tanrısı Rab İsa Mesih aracılığıyla yaşam bolluğunu armağan niteliğinde herkes için gerçekleştirdi. Öte yandan, Tanrı sana seçim hakkı tanıdı­ğından yaşam armağanını zoraki içine koymaz. Tanrı’nın eli­açıklıkla sana sunduğu armağana göstereceğin olumlu tepki bo­yun borcundur. Tanrı şöyle buyurur: "İşte kabul edilen zaman şimdidir; işte kurtuluş günü bugündür" (II Korintoslular 6:26). Şimdi. Kişişel çabalarınla yaşamını düzene sokmaya çalıştıktan sonra ileride birgün değil! İsa’nın dediğini anımsa; "Doğru kişileri değil, günahlıları çağırmaya geldim" (Matta 9:13).

 Yaşam sorununa gerçekçilikle göz gezdirdiğinde, günah çalkantısının çözüm bekleyen temel bunalım olduğunu bildi-ğinde ilk adımı atmış olursun. Her nerede bulunsan, hangi durumda bocalasan İsa Mesih’in kolları seni bugün kabule hazırdır. Senden duymak istediği söz şudur: "Ya Tanrı, ben günahlıya acı!" (Luka 18:13).

Bir Cezalıdan Gelen Mektup

Okuduğunuz mektup Güney Afrika’nın en sıkı güvenlik önlem-leriyle çevrili bir cezaevinden geliyor:

 “Tanrı’yı Arayışın adlı kitabınız bana Tanrı Sözü’nü açıklamakta yardımcı oldu. Bu kitap yaşama ileten gerçek yolu gösteriyor. Ne dediğimi herhalde anlıyorsunuz. Kitabı bana bir arkadaşım verdi. Tanrı’yı Yaratan olarak tanıyorum, tüm evreni yapan olduğuna inanıyorum. Tanrım’ın cezaevinde bana yardımcı olacağına da imanım vardır.”

 Trans World Radio’dan duyuldu.

DUR VE DÜŞÜN

1. Yaşadığımız şu toplumda yürek burkucu bir düzensizlik bulunduğunu tanıyor musun?

2. Hastalanırsan, doktor sana ilaç vermeden önce hastalığı  tanımlaması gerektiğini önemli sayıyor musun?

3. Kutsal Kitap senin sorununu ne biçimde tanımlar?  Problemine gereken şifayı nerede gösterir?

 

Bu kentte epey zamandan beri Simon adlı bir büyücü vardı. Bu adam Samiriye halkına parmak ısırtıyordu. Kendisinin çok önemli biri olduğunu söylüyordu. Küçüğünden büyüğüne varıncaya dek hepsi, ‘Bu kişi Yüce Güç denen Tanrı’nın gücüdür’ diyerek onu ilgiyle dinlemekteydi.

Dr. Luka

BÖLÜM 6

İNSANLAR NİÇİN BÖYLESİ YANILMAKTALAR?

Ç

ocukken, düşman bombardıman uçaklarının İngiltere üze-rinde sürekli uçtuğu bir bölgede yaşadım. Savaştaydık. Bu uçaklar ülkenin orta ve kuzey kesimlerindeki endüstri de-rişmelerine (konsantrasyon) uzanıyordu. Öbür çocuk arkadaşla-rımla karşı taraf bomba uçaklarının gürültüsünü bizim savaş uçaklarının sesinden ayırt edebilmeyi öğrendik. Bizim projek-törlerin yüksekteki düşman uçaklarını ışığa boğduğunu görünce çok heyecanlanırdık. Yerdeki uçaksavar silahlarının ve hava-daki savunma uçaklarının bazen bir bomba uçağını düşüreceğini biliyorduk.

 Karşı tarafın uçağı düşürülünce mürettebattan bazısı belki paraşütle iniş yaparak kurtulabilirdi. Bunların bir yolunu bularak kaçmasını, gözden kaybolup yeniden ülkesine dönebilmesini ve taze bir yürekle geri gelip başka bir bombar-dımana katılmalarını önlemek için sorumlu makamlar bütün yol işaretlerini söktü. Bunun sonucunda hiçbir yerde yol işareti görülemezdi. Ama biz çocuklar kentimizin dışında Wootten Woods denen yerde, çok önemsiz bir kavşakta küçük bir yol işareti kaldığını biliyorduk. Gidip bu yol işaretini ters yöne çevirdik, bunu yapmakla savaşta ülkemize yardım ettiğimizi tasarladık. Bölgenin sorumlularıyla elele vererek bu istenmeyen kişilerin ülkemize sokuluşunu şaşırtmaya çalışırdık.

 Bu bir örnektir. Tanrı bizi aydınlatıyor; aldatıcı yol işa­retlerine bakarak kimilerin Tanrı’yı arayışta şaşırtılabileceğini bildiriyor. İlk sırada beliren bir konuya eğilelim: Bu sınırsız-sonsuz evrene bakıp da onun bir kurucusu-yapıcısı bulunduğuna şüpheler eğleştiren eninde sonunda yolunu şaşıracaktır.

 “Bilgelik taslarken akılsızlığa sürüklendiler... Tanrı’yı bilme aşamasına gelmeyi onaylamadıklarından, Tanrı onları uygunsuz işler yapmaları için onaylanmayan düşünceye teslim etti” (Romalılar 1:22, 28).

 İşte bu bozuk akıl Yaratan’a tapacak yerde doğallıkla yaratılışa özgü işlere tapınacak. Öte yandan karşısındaki değer-leri usavurmayı bilen, Yaratanı’na tapınacak. Tanrı’nın evreni yarattığına inanmayı yadsıyanı Tanrı bozuk akla teslim eder. Ardından, evrenin kaza sonucu meydana gelişine ilişkin düzme-ce savlara bağlanmaya bırakır onu. Baştan çıkmış akıl yanılan akıldır.

 Bundan başka, Tanrı Kutsal Sözü’nü gerçek kaynağı ve tanrısal bilgi yöntemi olarak değerlendirmeyenleri hazırlop sav-larla oyalanmaya teslim edeceğini uyarıyor. Tanrı’nın Kutsal Sözü’nü kesin ve belirgin iman yoluyla benimsemeyen, kendini tehlikeye açık bırakmaktadır.

"Çünkü kurtulmaları için gereken gerçeği sevmeye yanaşmadılar... Yalana inansınlar diye Tanrı onlara aldatı gücünü gönderiyor" (II Selanikliler 2:10b,11).

 Bu ilke vurgulanmalı; gerçeği yadsıyan yalanı içtenlikle kucaklar. Çok iyi anımsıyorum; bir kez Londra’nın sisli yol-larında eve götüren yolu  seçmeye çalışıyordum. Yolun kenarını bulabilmek için bile çok çabaladım. El feneri de yardımcı ola-mıyordu. Sis ortalığa hakimdi. Tanrı aklı karıştıran güçlü aldatı-nın insan soyuna bir hortlak gibi sona dek balta olacağını bil-diriyor; çünkü ademoğulları Havva kızları Tanrı Sözü’nde su-nulan gerçeği tepti. İsa’nın öğrencileri efendilerine ilginç bir soru doğrulttu: “Senin gelişini ve çağın sona erdiğini gösteren belirti ne olacak?” (Matta 24:36). İsa evrende görülecek çarpıcı belirtiler arasında şunu da belirtti:

“Çünkü yalancı mesihler ve yalancı peygamberler türeyecek. Bunlar önemli belirtiler gösterecek ve göz kamaştırıcı işler yapacak. Öyle ki, olanağı bulunsa seçilmişleri bile kandırırlardı” (Matta 24:24). 

Bu sözleri okurken belki diyebilirsin, “Hayır, hayır! Ben aldanmıyorum.” Hatta, “Yalancı mesihleri, yalancı pey-gamberi kolaylıkla sezebilme yeteneğim var!” diye gururlana-bilirsin. Ama sorunu daha derinden düşünmeye çalış. Gerçeği kabul etmedinse, Tanrı senin aklını bulandırsın diye şeytanı ser-best bıraktı. Elbette sen bunun farkında değilsin. Bir yalancı peygamberin seni yanılttığını bilebilseydin, o zaman hiç yanıl-mazdın. Tüm aldatı aklın içindedir. Aklının sivriliğiyle büyük-lenenin akılda yanıldığını, yalana kulluk ettiğini kabullenmesi güçtür.

 Kutsal Kitap’ı okurken ya da onu okuyunca gerçeğe direnenler, böylece kendilerini aldatı ve kandırıya açık bırakan-lar iki sınıfa ayrılır. Kimileri, aklının sivriliğiyle övünerek ken-dilerini yeterli sayar. Başkaları, sağlıklı töreye kayıtsız kalır. Bunlara karşı, Tanrı isteğini kavrayarak onu uygulamaya istekli olanlara İsa Mesih’in bir vaadi duyurulur: "Tanrı’nın istemini uygulamak isteyen biri çıkarsa, öğretişimin Tanrı’dan mı oldu-ğunu, yoksa kendiliğimden mi konuştuğumu bilecektir" (Yu-hanna 7:17).

  Tanrı’nın isteğini gerçekten uygulamayı istiyorsan, bi-lebilirsin ki Tanrı Kutsal Sözü’nde neye inanacağını neye inan-mayacağını, nasıl davranacağını nasıl davranmayacağını sana öğretecektir. Bunun yanı sıra kendi kendini akıl hocası atayan, ama Tanrı Sözü’nü öğretmeyen dinsel eğiticileri yadsımayı da sana anımsatacaktır. Bunların öğretisi kasıtlı, davranışı terstir.

 Zamanımızda insanları ters yöne yönlendiren şeytan ajanları aldatıcı tarikat bağlılarıdır. Tekte üçlük üçte teklik gerçeğini yadsıyan, Baba, Oğul, Kutsal Ruh tanrılığını dışlayan yalancı peygamberdir. Bunlar Kutsal Söz’ün birkaç yerine ve konusuna değinirler, öte yandan da kitabın metnini içeriğinden kopararak Kutsal Söz’e ters düşen bir tarikat eniklerler. Yalancı eğiticileri denemek isteyen onlara basit bir soru doğrultur: “İsa Mesih kimdir?” Bunun içindir ki, İsa’nın kimliğini bilmen gerçekle tanış olmanın kökenindeki gereklerdendir.

 İsa Tanrı’nın Oğlu olarak anlaşılınca ve bilinince öbür kuruluşların foyası ortaya çıkar. O kesin bir açıklamada bulun-du:

“Ben aracı olmadıkça kimse Baba’ya gelemez” (Yu-hanna 14:6).

Ruhsal kargaşalık dinsel kuşaklara kısıtlanmış değil sa-dece. İnancı dışlayan dünyasal yorum yöntemi, hümanist (in-sancıl) felsefe uyarınca etkisini kullanarak ademoğlunun evren-de odak (mihrak) olduğunu öne sürüyor. Toplumun temel uğraşı insanın geliştirilmesi olmalı diyor. Hümanizmin platformu her yana dal budak salmış bulunuyor: Üniversiteler, medya, sanat, vb. Reklamcılık dünyasının özdeyişi (motto) bir sözle özetle-nebilir: Kendimizi pohpohlayalım.

Hümanizmi özetlemek istersek bu, yaratığın tanrılaş-tırılmasıdır. Bazılarının varsaydığı gibi yeni bir felsefe kolu değildir. Mesih’in evrene haberini tanıtan Pavlos’un günlerinde Tanrı şöyle konuştu: “Onlar Tanrı’nın gerçeğini yalanla değiş-tirdiler; Yaratan’dan çok yaratığa tapındılar, ona hizmet sun-dular” (Romalılar 1:25a). Tanrı O’na sığınmayan ademoğlun-dan soruyor: “Ben dünyanın temelini atarken sen neredeydin? Anlıyorsan söyle” (Eyub 38: 4).  Bu, hümanistleri rahatsız eden bir sorudur. Şeytan Havva’ya yaklaştığında olanaksızı olanaklı göstererek ona seslendi: “Tanrı gibi olacaksınız” (Yaratılış 3:5). Şu çağda şeytan yanıltıcı hümanizm öğretisiyle aynı sinsi oyunu oynuyor.

Olabilir ki daha gençsin; siyasal-dinsel sorunlara ve bu türden konulara şimdiye dek pek eğilmedin. Belki siyasetçilere sıcak bakmıyor, dincileri de çağa ayak uyduramamakla suçlu-yorsun. Yaşdaşlarının izinden yürüyerek kişisel tatminliğin için başka yönlere çeviriyorsun gözünü. Olasılıkla, çağdaş rock mü-ziğine gönlünü kaptırdın. Bu müziğin birçok kolu seni kendine çekiyor olabilir: Yeni müzik dalgası, serseri müziği, sert metal müziği, vb. Kendini içinde bulduğun yalnızlık dünyasından seni her ne kurtarabilirse ona sarılıyorsun. İşittiğin havaya göre dans ederken söylenen şarkının sözlerine belki dikkat edersin. Bun-lardan nasıl bir anlam çıkarırsın? O sözlerin genellikle satanizm yönteminden, sadizm (elezerlik) hevesinden, seks düzensizli-ğinden etkilendiğini belki de bir söyleyen olmuştur sana. Birçok kez bu tür müziğin içeriği cehennem dehşetini betimliyor. Bu sapma, anlamsız diye yorumlanan varoluşa bir alternatif sayılır belki. Ama, böylesi müziğin çalındığı atmosferde çoğu kez ka-ba kuvvete götüren bir çılgınlık havası eser. O gençleri bir araya getiren yöntemin etkisi hem kendilerini hem de birbirini yiyip bitirmektir dememiz yanlış olmaz herhalde.

Los Angeles kentinde Morg diye bilinen büyük bir buz-hane var. Burada her zaman ortalama altı yüz ceset bulunur. Birçoğu gençler. Cesetleri üç ay süreyle saklarlar, belki yakın-lardan biri çıkar da onları tanıyabilir diye. Ayak parmağında bir etiket yazılıdır: İsimsiz. Bu genç cesetlerin çoğu bir süre sonra bilinmez kişiler olarak kimsesizler mezarlığına gömülür. Birço-ğu uyuşturucular dünyasından gelmiş. Bu yavrular konusunu ettiğim müziği dinlediler. Diskolarda, milyonlarca evi donatan CD’lerde (kompakt disk) aynı müziğe saatlerce kulak tuttular. Bu arada yanlış, berbat yol işaretini izlediler. Yolun sonuna vardıklarında oradan geri dönme olanağı kalmamıştı artık. Ah, İsa Mesih’in o içtenlikli çağrısını duysalar ve O’na pekiyi dese-lerdi: “Ben onlarda yaşam olsun, hem de bol yaşam olsun diye geldim” (Yuhanna 10:10).

Bu kargaşa ortamına ‘siyah saat’ diye nitelenen okult (gizemli büyücülük) eylemi de sokuldu. Günümüzde bu okult taşkınlıklarına geniş ilgi gösteriliyor; Karanlık Çağlar’ı anımsa-tırcasına! Ve şaşkınlık oluşturan yönler bolluğu... Bütün bunlar bugünün ‘bilimsel aydınlanma’ çağında sırıtıyor.

Satanizm’e ne denecek? Yeryüzünün dört bucağına ahtapotun kolları gibi uzanıyor o. Ademoğulları şeytana tapını-yor. Londra borsasında önemli sorumluluk taşıyan bazı kişiler ‘Siyah ayin’ kutlaması için bir araya geliyor. Avrupa’da cadı yuvaları kurulmuş; bunlar başka kara parçalarına dal budak salıyor. Kökü Afrika’da olan ‘ölü atalara tapınış’ tarikatı her yana uzanıyor. Ruhlarla ilgili seanslar düzenleniyor. Şeytanın karanlık dünyasına değen törenler yapılıyor; erkek ve kadınlar metafizikle ilişki kurmaya çalışıyor. Yolu-yöntemi şaşırmış uğraşların tümü ruhsal dünyayı anlayabilmek kovalayışından kaynaklanıyor. Tanrı’yı arıyorum diye bulanık suda balık avla-yanlar çevreyi daha da bulandırıyor, Tanrı’yı büsbütün yitiriyor, karanlığın egemenliğine, yalan yanlış fantezilere isteyerek-istemeyerek teslim oluyor. Bu karanlık uğraşlar özellikle sözde gelişmiş ülkelerde görülüyor ve rağbet topluyor.

Tanrı’nın son günlere ilişkin bildirdiklerini anımsamak kendi yararımızadır. O bizi yalancı peygamberlere ilişkin uya-rıyor. Bundan başka sahte mucizelerin, düzmece belirtilerin son günlerdeki genel yanılgıyla atbaşı beraber gideceğini söylüyor. Üstelik  bir kandırıcılık erbabının belireceğini, tüyleri ürperten eylemlere koyulacağını da açıklıyor: “Çünkü kurtulmaları için gereken gerçeği sevmeye yanaşmadılar... Yalana inansınlar diye Tanrı onlara aldatı gücünü gönderiyor” (II Selanikliler 2:10b,11).

 Yalancı öğretiler ve şeytansal eylemler çerçevesinde et-kinliğin yoğunlaştığı şu çağda, her soydan her boydan gencin ya da orta yaşlının dinmeden kabaran mayalanmayla etkinlenmesi doğrusu şaşılacak iş değil! Bireyler sanki kendini şüpheciliğe, güvensizliğe teslim etmiş. Bilmeliyiz ki, şeytanın yanıltıcı yol işaretleri her yana yerleştirilmiştir. Şunu kesinlikle anlaya-biliriz: Bunların hiçbiri sersemleşmiş kadını-erkeği tek kurtarıcı İsa Mesih’e yöneltemiyor.

 Seven Tanrı’nın bildirisi, bu kasvetli havanın etkilediği yaşam görüşünden bambaşkadır. O’nda umursamazlık, şaşkın-lık, ölümde kadercilik yok. O’nun müjdesi umut ufuğu, güven-lik doluluğu, bollukla beliren yaşamdır. Tanrı’yı bulmaya ger-çekçi arayışı kovaladıkça, Kutsal Kitap’ı okudukça orada Kut-sal Ruh’un seni her durumda Rab İsa Mesih’e yönelttiğini gö-rürsün. İsa’nın yetkili vurgulaması sürekli işitilir: “Yol da, ger-çek de, yaşam da Ben’im. Ben aracı olmadıkça kimse Baba’ya gelemez” (Yuhanna 14:6).

 Tanrı, yaşamın şaşırtıcı baskılarıyla yorulmaman için seni kandırıcı yol işaretlerine karşı uyarıyor. Aynı zamanda kafanı bulandırabilecek köksüz dayanaksız öğretileri öz yapılarıyla karşında sergiliyor. Ve sana şu somut vaadi veriyor:

“‘Çünkü sizin için düşündüğüm tasarıları biliyorum...’ diyor RAB. ‘Kötü tasarılar değil, size umutlu bir gelecek sağlayan esenlik tasarılarıdır bunlar. O zaman beni çağıracak, gelip bana yakaracaksınız. Ben de sizi işiteceğim. Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle ara­yınca beni bulacaksınız. Kendimi size buldurtacağım’ diyor RAB” (Yeremya 29:11-14).

DUR VE DÜŞÜN

1.       Tanrı’ya tapınacak yerde yaratığa tapınan kafa nasıl bir kafadır? (Romalılar 1:22-28’yi okuyun)

2.       Tanrı’yı ararken, herhangi akılsal bir sorununu çözebi-lecek anahtar nedir? (Yuhanna 7:17’i okuyun) Zekan mıdır? İsteğin ya da istencin (irade) midir?

3.       Tanrı seni kendisine yöneltmeye berrak ve açık bir ‘yol işareti’ veriyor mu? (Yuhanna 8:12’yi okuyun)

 

Bir yerde küçük bir çocuk din-ahlak dersi veren öğretmeninden sormuş: “Tanrı kötü çocukları sever mi?” Hoca yanıtlamış, “Şüphesiz hayır!” Üzülerek belirtmeliyim; bu yanıt sövgüye kaçıyor. Tanrı kötü çocukları sevmeseydi, beni hiçbir zaman sevemezdi! Büyük yazar Shakespeare konunun derinine şöyle giriyor: ‘Sevgi sevgi olamazdı; değişen durumlarla etkilenseydi.’

G. Campbell Morgan

BÖLÜM 7

TANRI GERÇEKTEN BENİ SEVER Mİ?

S

enin için önemli sayılan birinin sevgisinden şüphe ettiğin oldu mu hiç? Ya da, birisi senin sevginden güvenlik duymuyorsa ona sevgini ispat etmeye çalıştın mı? Her iki olasılığa yaklaştığımızda görürüz ki, belirli durumlar gerçek sevginin laftan çok eylemle desteklenmesini gerektirir.

  Eylemin laftan daha güçlü ve etkili olduğunu bilmemiz bizi Tanrı sevgisinin kendine özgü eylemle sergilenişine götü-rür. İsa Mesih’in haç üzerindeki ölümü Tanrı’nın sana karşı sevgi eylemidir. Bunun önemini kavradığında, Tanrı’nın seni gerçekten sevdiğine ayrıntılı bilgi edinmene gerek kalmaz. Ben tövbe edip kurtarıcı İsa Mesih’e iman ettikten ve yeniden doğ-duktan sonra olmuş bir hikaye okudum: Bir askerle borazan çalan bir çocuk. Bunlar Güney Afrika’da Bor savaşında hizmet görmüş. Borazancı çocuk Willie Holt ve art arda sövüp sayan yedi asker. Hep birlikte aynı çadırdalar. Askerlerden biri Bill. Ne Tanrı’ya ne de Oğlu İsa Mesih’e inanıyor. Ama çocuk Willie tam bir Mesih bağlısı. Her gece yatağının başında diz çöker sessizce Kutsal Kitap’ı okur, dua eder. Bunu gören asker-ler onunla sürekli tiye alırdı.

 Birgün onların komutanı Albay tüm birliği karşısında sıralanmaya çağırdı. Çocuk Willie ile sövücü Bill’in çadırına hırsız dadanmıştı. Bu aşırıcıyı bulmak için Albay tüm birliğe sanki ültimatom verdi: “Daha önceki uyarılarım bir işe yara-madı. Dün gece hırsız yine marifetini sürdürdü. Bugün o hayta-ya son bir fırsat veriyorum; suçunu ikrar etsin erkekse cezasını çeksin. Yok, buyruğuma kulak asmazsa onunla birlikte herkes çıplak sırtına onar kırbaçla cezalandırılacak. Ama birisi ortaya çıkıp da bu dolabı döndüren benim derse, geriye kalanlar kır-baçtan esirgenecek.”

 Albay’ın sözlerinden sonra çocuk Willie onun karşısın-da vaziyet aldı. “Albay’ım” dedi, “Buyurdunuz ki, biri öne ge-lip cezasını çekerse geriye kalanlar kırbaçtan kurtulacak. O kişi ben olacağım.” Albay aşırı öfkeyle askerlere gürledi: “Suçsuz bir çocuğun yerinize sizin cezanızı yüklenmesine nasıl izin vere-bilirsiniz?” Hiçbir kımıltı duyulmadı. Komutan sözlerini sür-dürdü: “Öyleyse hepiniz suçsuz bir gencin suçluya yaraşan ce-zayı yüklendiğine –umarım ki acı duyarak– tanık olacaksınız.”

 Bir asker olarak sözüne bağlı kalan Albay küçük Willie’nin sırtını soydurttu ve kırbacın acımasız darbelerini o körpe bedene indirtti. Willie haddini aşan dayağa dayanama-yarak oracıkta bayıldı. Bu acıklı manzaraya daha fazla katla-namayan Bill bir anda ortaya fırladı ve acı acı haykırdı: “Dur-durun; hırsız benim!” Cezamı kendim üstleneceğim. O sırada ayılan Willie hafiften mırıldandı: “Zararı yok Bill! Albay kara-rından geri dönemez. Tüm cezanı ben tamamlayacağım.” Öyle de oldu. Ama çocuk Willie ağır darbelerin etkisinden kurtula-madı. Böylesi genç yaşamdan cennete ayrılmadan önce, Bill  –çökmüş o kocaman adam– çocuğun yatağı başında hüngür hüngür ağladı: “Neden Willie, neden bunu benim için yaptın?” Küçük Willie güçlükle konuşabildi: “Bill, birçok kez sana Tan-rı’nın seni nasıl bir sevgiyle sevdiğini anlatmaya çalıştım; her kezinde konuyu matrağa döktün. Senin cezanı üstlenirsem bu, Mesih’in seni ne denli sevdiğini somut bir eylemle kanıtlar diye düşündüm. Mesih senin yerini almaya haça çıktı, senin günahın için öldü.” Willie kurtarıcısına kavuşmadan önce Bill, Mesih’in sevgisinden kaynaklanan kayrasal kurtuluşa iman etti, onu ka-bul etti, yaşamı yöntemi değişti. Willi’nin tanıklığını o üstlendi.

 Evet, Tanrı İsa Mesih’in kişiliğinde kaybolmuş insan yararına kesin ve etkin kurtarma eylemini gerçekleştirdi. Bunun gerisindeki etken Sevgi’dir. Tanrı’nın her cana doğrultulan sev-gisi... Böylesi kavranılamaz bir sevgiydi, Mesih’i o yüce kurtar-malığa, dayanılmaz işkencelere götüren itki.

Yetkin (kusursuz) İnsan

Golgota tepesinde üç ayrı haç dikilmişti. İkisinde, idam yargılısı iki haydut asılıydı. Bu iki suçlu arasında İsa Mesih mıhlanarak asıldı; o haçta öldü.

 Bu dayanılmaz işkencenin son saatlerinde haydutlardan biri her üçünü de bu ağır yargıya götüren cezanın hukuki yö-nüyle ilgilenmeye başladı. Şaşılacak şey, kendi acısını çektiği işkenceyi değil, İsa’nın çektiği işkenceyi düşündü; aklı bu sorunla düğümlendi. Nasıl olur da hukuk yasalarının kaynağı meşhur Roma böylesi bir çelişkiye düşer; İsa’yla kendilerini nasıl ve niçin aynı cezaya çarptırır? Bu bariz adaletsizlik kafası-nı biteviye kurcaladı. Sonunda sağduyulu dille, berraklıkla ve alçakgönüllülükle o ölen haydutun lisanı evrilmiş çevrilmiş üç gözlemde odaklandı: “Bizimki hak edilmiş cezadır. Yaptıkları-mıza yaraşan karşılığı alıyoruz.” Soruna çözüm arayan bu us-lamlamayla, ölmekte olan haydut kişisel sorumluluğunu açıkça ikrar etti; bu yolla suçunu kabullendi.

 Onun ikinci sözü şuydu: “Gerçekten bize yaraşan yolda ölüyoruz.” Zamanımızda ufak tefek suçların, ya da vahşi cina-yetlerin sürüp gitmesi sıradan olaylara dönüştü. Birinci yüzyılda bu tür suçlara nasıl bakıldığını anlamamız güçtür. Ama bu mah-kum haydut kendi diliyle, şu birkaç sözle o dönemde kendile-rine çektirilen ölüm cezasının hukuki ve adaletli olduğunu res-men bildiriyordu. “Yaptıklarımıza yaraşan ölümle ölüyoruz” ikrarıyla olayı kesinleştiriyordu.

 Gelelim üçüncü sözüne: “Ama bu insan hiçbir yolsuz iş yapmadı.” Haydutun kişisel suçunu kaşını kıpırdatmadan açık-ça itiraf etmesi dikkate değer doğrusu. Hukukun, yasaların kara-rını itirazsız kabul etti. Ne var ki, kendi yanında asılan İsa’ya gösterdiği ilgi daha da çok dikkati çekicidir. Bu insan, bu İsa, ölmekte olan haydutun tüm dikkatini üzerine çekti. “O suçsuz-du, yargılanması büsbütün haksızdı; böyle bir cezaya çarptırıl-ması adaletsiz belirginlikti.”

 Suçluluğunu baştan sona kabul eden haydut ağır mah-kum durumunda nereye dönebilir, nereden medet umabilirdi? Hiçbir yerden! Yalnızca onun yanında asılı suçsuz İsa Mesih’ ten. İçtenlikle, imanla O’na yakardı: “Ya İsa hükümranlığına geldiğinde beni anımsa!” Rab İsa Mesih bu tür ciddi ikrarın do-kunaklı gereksinimini her kezinde kayra ve merhametle karşı-ladığı gibi, sağlayabildiği güvenliği hemen belgeledi: “Doğrusu sana derim ki, bugün benimle birlikte cennette olacaksın” (Luka 23:39-43).

 Mesih’e sığınan bütün tövbeli günahlılar gibi ölmekte olan haydut da o gün af ve sonsuz yaşam güvenliğiyle esenliğe kavuştu. Günahı için Tanrı’ca atanan kurtarana döndü –Rab İsa Mesih’e– O’nun affını merhametini tam yerinde diledi: Me-sih’in kurtulmalık olarak öldüğü haçta. O korkutucu, ama tarih-sel günde ölmekte olan iki hayduttan birinin dikkati suçsuz İsa Mesih’e doğruldu. Bu haça çakılma olayından sonra, ileride O’nun iki öğrencisi kesin ve belirgin dille İsa Mesih’in günah-sızlığını vurgulayacak. Bunlar ve aynı kurtarıcıya iman eden Pavlos kişisel tanıklıklarıyla İsa’nın günahsızlığını kesenkes belirtecekler.

PETROS Rab İsa’nın çok yakın arkadaşıydı. Tez can-lılığıyla bilinen bir insan. Bu adam kendi kişiliğini İsa’nın gü-nahsızlığı ışığında enikonu inceledikten sonra şu kanıtlı sonucu beyan etti: “O hiçbir günah işlemedi” (I Petros 2:22).

 YUHANNA da İsa’nın yakınlarından biri, O’nun çevre­sinde bulunanlardandı. Her gün İsa’yı izler, O’nun yaşantısını, tutumunu birlikte oldukları zaman bütün inceliğiyle bir kitap gibi okurdu. Bu yakın ilişkiden edindiği kanıtlılıkla, su götür­mezlikle şunları yazdı: “O’nda günah yoktur” (I Yuhanna 3:5).

 PAVLOS bir aydındı, düşünürdü. Böylesi eğitimli bir araştırıcı izlenimini iki kelimeyle özetledi: “Günah nedir bil­meyen” (II Korintoslular 5:21). İsa’yı görmüştü. Pavlos O’nu göklerde gördü. Sözüne güvenilir üç kişinin tanıklığı işte budur.

 Yine de bazıları bu sağduyulu kanıtları tez elden savar. Diyebilir ki, “Ne ölen haydut, ne Petros, ne Yuhanna, ne de o Pavlos nesnel görüşle konuşuyor. Ölümle boğuşan o suçluya gelince sarılabileceği bir dal arayışındaydı. İsa’nın yakınları üç kişiye gelince İsa’ya bağlılıkları nedeniyle yanlı dil kullan-dılar.” Bir an için buna pekiyi diyelim; ya Roma valisi Pontoslu Pilatos için ne diyeceğiz? Onun yanlılığı başka yöndeydi; Me-sih’in ne dostu, ne de yakını sayılabilirdi. İsa’nın suçlayıcıları O’nu paldır küldür valilik makamına sürüklediler; İsa’ya karşı düzenledikleri töhmeti mitralyöz gibi yağdırarak ölümünü dili-yorlardı. Vali sorguyu enikonu sürdürüp sonuçlayınca açık açık konuştu: “O’nu önünüzde yargıya çektim. Ama öne sürdüğünüz suçlardan hiçbirini bulamadım kendisinde” (Luka 23:14).

 Baba Tanrı’nın yücelerdeki tahtından gelen yetkili bil-diriyle karşılaştırılınca, insandan kaynaklanan bu tanıklıkların önemi geride kalmaz mı? Bir konuşmacı açık bir toplantıda konuşmadan önce onun anlaşılabilir biçimde herkese sunulması gerekir. İsa Mesih de topluluklara hizmetini açmadan önce, Baba Tanrı sevgili Oğlu’nu insanlığa tanıtmayı üzerine aldı. Göğün ve yerin duyduğu o tanrısal sesle Baba Oğul’u övdü, O’nu tüm dünyaya sundu: “Sevgili Oğlum budur. O’ndan hoş-nutum” (Matta 3:17).

 Baba çok iyi biliyordu; Oğlu Mesih insan bedeni kuşan-mış durumda yeryüzünde Tanrı’nın insana ilişkin özlediği ve öngördüğü kusursuzlukla yaşadı. O’nun dışında istisnasız tüm insan soyu günah düşüklüğündedir. “Tanrı’nın yüceliğin­den yoksun kalmaktadır” (Romalılar 3:23). Yalnız İsa bu züm­renin dışındadır. Her açıdan, her bakımdan başkadır. Bu neden­le O insanlığa hizmetini açmadan önce Baba Tanrı O’nu herke­se tanıttı. Tanrı O’nun kutsal Babası’dır (bkz. Yuhanna 17:11). Tanrı sevgili Oğlu’nun yaşamından baştanbaşa hoşnuttu.

  Önceki sayfalarda vurgulandığı gibi, Rab İsa Mesih başlangıcı olmayan zamanlardan şu ana dek hiçbir dönemde tam Tanrı olmaktan çıkmadı. Bunu gözönünde tutunca Tan-rı’nın yüceliğinden soyunarak yeryüzüne inişini, erden bir kızın rahminde bulunuşunu, insan benzerliği kuşanışını düşünebilmek her bakımdan akılları sarsan olaydır. Tanrı’nın kendisine özgü gizi! Bunları gözönünde bulundurursak, İsa’nın Baba Tanrı’nın istemiyle tam uyumda var olduğu kavramımızı canlandırır. Ters durumda O, Baba’ya kusursuz hoşnutluk sağlayamazdı. İsa Me-sih yeryüzünde geçirdiği tüm süre boyunca her an Baba Tan-rı’nın karşısında söz dinlerlik gösterdi; Baba’yla daima uyumda olduğunu kanıtladı. Bu görünüm tanrısal gizin başka bir yönü-dür. Kin, düşmanlık, söz dinlemezlik ortamında günahın kasıp kavurduğu yeryüzünde İsa göksel Babası’na özgü kutsallığı ser-giledi. Sevgiyi açık açık tanıttı, bundan kaynaklanan amaçlı ya-şamı yaşadı.

 Küçük dili yutturan görünüm, İsa Mesih’in yeryuvar-lağında Yaratan’ın her şeyi yaratmış olduğu kurulu –ama sar-sıntılı– düzende O’nun başlangıçtaki amacını tümler biçimde yaşadığıdır. İsa Mesih Tanrı’dan daha geride olmamakla bir-likte, otuz üç yıllık yersel yaşamında Yaratan’ın insana ne çeşit yaşam biçimi öngördüğünü açık açık sergiledi. O’nun yersel varlığı süresince hiçbir tutumu ya da davranışı Yaratan’ın bu en parlak yapıtına yaraşan düzgüden sapmadı. Bu yıllar içinde İsa her an, kesinlikle göksel Babası’nın isteğiyle uyumdaydı. Bu-nun içindir ki, Baba yeryüzünde kusurlu insanlar arasında gör-kemli yaşam yaşayan sevgili Oğlu’na baktığında O’ndan kesen-kes hoşnuttu. Yalnızca O’ndan.

 Suçsuz! Günahsız! Mükemmel! Az önce değindiğimiz o kişiler İsa’yı suçsuz insan olarak gördü. Yücelerdeki kutsal Baba O’nu mükemmel kişi niteliğinde gördü. Suçsuz! Günah-sız! Görkemli! Ve bu birey öldü. Yerimize öldü. Her birimize karşı taşıdığı eşsiz sevginin itkisiyle öldü.

Sınırsız Sevgi

Hayalini kullanarak İsa’nın haça mıhlandığı o özel Cuma günü, bu acıklı olayı görenlere sen de katılmaya çalış. Haçın çevre-sinde toplanan kalabalığın ağzı dili bağlanmış. Bu ürkütücü manzaraya bakmaktayken kana boyanmış, kişiyi şoke eden ola-ya dikkat kesildiler. İsa’nın iki yanında idam yargılısı iki kişi. Bunlar soydaşları arasında suçluydu; aynı zamanda Yaratan’ın karşısında suçluydu. Her ikisine de ölüm yargısı ülkenin yasası uyarınca gerçekleşiyordu.

Bu iki yargılının orta yerinde İsa kendi haçında asılıydı. İki haydutta büsbütün karşıt görünüm! İsa salt insanlar önünde suçsuz değildi; ama kutsal Babası’nın, evet Tanrı’nın karşısında suçsuzdu; “Suçsuz ve lekesiz kuzuyu andıran...” (I Petros 1:19; bkz. II Korintoslular 5:19). Mesih’in bu kefaret ölümü Tan-rı’nın sevgiyle dolu yüreğinden koptu. Haydutların cezası yasa-ların dileğiydi. Ama İsa Mesih’in yasaya hiçbir borcu yoktu. O kendisini hazmedemeyenlere şunları söylemişti: “Canımı veri-rim; öyle ki onu yeniden alayım. Canımı benden kimse alamaz. Ama onu kendi isteğimle veriyorum. Canımı vermeye de, yeni-den almaya da yetkim vardır” (Yuhanna 10:17,18). Sevgisinin hangi boyuta uzanacağını öğrencilerine şu sözlerle açıkladı: “Hiç kimsede insanın dostları yararına canını vermesinden daha üstün sevgi yoktur” (Yuhanna 17:13). 

İsa’nın ölümü ve dirilişi ardından yazar Pavlos bu ger-çeği şu yazıyla aydınlattı: “Tanrı günah nedir bilmeyeni yeri-mize günah kıldı. Öyle ki, Mesih bağlılığında Tanrı’nın doğru-luğu olalım” (II Korintoslular 5:21). Birçok yüzyıl sonra, Mesih’in günahlarımıza kefaret niteliğinde ölümüne ilişkin tanrısal gerçek şu anlamlı diziyle belirtildi:

Sen benim doğruluğumsun,

Bense senin günahın.

Bana yaraşanı sen üstlendin,

Senin olanı bana verdin.

Ne değilsen o oldum,

Öyle ki, ben ne değilsem o olayım.

Buğday Tanesi

Beklenen ölümünü her bir inceliği ve ayrıntısıyla önceden bilen Rab İsa, yüreğindeki acıyı öğrencilerine açıkladı: “Şu anda yüreğim üzüntüyle sarsılıyor. Ne demeliyim? ‘Ey Baba, beni bu durumdan kurtar’ mı? Ama ben bunun için gelmiş bulunu-yorum. Ey Baba, adını yücelt!” (Yuhanna 12:27,28). Tanrı’nın egemen yüceliğine böyle bütünsel bir bırakım, Baba’nın en iç-tenlikli yanıtını getirdi: “Yücelttim ve yücelteceğim” (Yuhanna 12:27,28).

Rab İsa Baba’ya dua etmeden önce öğrencilerine, to-hum özelliği taşıyan bir tanenin harmana götüren yolu hazırla-yabilmesi için ilkin ölmesi gerektiğini anımsattı:

“Size önemle belirtirim: Yere düşüp de ölmeyen buğday tanesi tek başına kalır. Ama ölürse bol ürün verir” (Yuhanna 12:24).

Günahsız insan olarak ölümün O’nda hiçbir gücü düşü-nülemezdi. Ama kendi isteğiyle ölmeye razı oldu. Senin benim günahımız için bağışlamalık ölümü.. O bu yolla arıtılmış insan-lardan oluşan sonsuzluk ürününü topluyor. Bu tarımsal betimle Rab İsa hem tasarısını anlattı hem de buna iman eden her cana vaadini kanıtladı.

(Tasarısı) “Baba’dan gönderildim ve dünyaya geldim. Yine dünyayı bırakıp Baba’ya gidiyorum". (Vaadi) "Yeniden gelip sizi yanıma alacağım; öyle ki, benim bulunduğum yerde olasınız” (Yuhanna 16:28; 14:3).

Güç kavuşulabilecek bir olgu! Akıl almaz bir kefaret sunusu. Kurtarıcı’nın dillere destan olan bu sevgi eylemi niceler tarafından geri çevrilmekte, af bağışı tepilmekte. Başkaları O’nun ölmediği saplantısına kulluk etmekte. Yine bazıları bunu kayıtsızlıkla karşılamakta. Ademoğulları isterse Kurtarıcı’yı doğrudan doğruya yadsısın, ya da dolayısıyla yan çizsin sonuç aynı olacak: Sonsuz yaşamın vericisinden sonsuzlar sonsuzu kopmak. Sonsuz ışıktan, sonsuz sevgiden yoksun kalmak karanlığa tıkılmak. Bu korkunç gelecek şu sözlerle dile getirilir:

Öldükçe ölürsün,

Öylesi ürkünç bir ölümdür bu;

Sonsuzu kapsayan ölüm.

Öldükçe ölürsün,

Ama ölmüş ilan edilmezsin hiç!

Bu bilginin yanı sıra, Rab İsa Mesih seni sadece cehennemden cennete aktarmaya ölmedi. Bundan başka, Tanrı’yı cennetten senin varlığına ulaştırmaya öldü.

Sonsuz yaşam salt senin geleceğini cennetin güvenli-ğine kavuşturmak değildir. Gerçekten inanlı olana Kutsal Söz’ de duyurulan güvenlik, sonsuz yaşamın hiç son bilmeyen gör-kemli bugün, yaşanmakta olan sürekli şimdi özelliğini taşıma-sıdır.

“Tanrı bize sonsuz yaşam verdi, bu yaşam O’nun Oğlu’ndadır. Oğul’u varlığında bulunduran yaşama sahiptir. Tanrı’nın Oğlu’nu varlığında bulundurmayan yaşama sahip değildir...” (1 Yuhanna 5:11,12).

Sonsuz yaşamın sağlanışı bir kişidendir: Rab İsa Me-sih’ten. Mesih senin varlığında kendisine yaraşan yeri alınca, o anda sonsuz yaşam başlamıştır.

Benzersiz Değer

Haçta, o yüce kurbanın sunuluşunda Tanrı’nın kutsallığı, ada-leti, sevgisi birbiriyle bağlantı kurdu; kucaklaştı, birleşti. Bu-rada Tanrı’nın kutsallığı kanıtlandı. Adaleti tatmin edildi ve aynı haçta sevgisi günahlı kişiyi kucakladı; senle beni. Bu tan-rısal eylemin neye mal olduğu dille anlatılamaz, kağıtla kalemle yazılamaz. Tanınmış tanrısal-ruhsal konular yazarı, Oswald Chambers şu kapsamda yararlı bir uyarıyı sunuyor:

 “Tanrı herkese Baba’dır kapsamında genelsel uygula-malı kullanımlardan sakın. ‘Allah Baba’ dercesine.

 “Bu yorum, Tanrı iyiliğinin herkesi çevrelediği doğrul-tusunda bir halk görüşüdür. Buna göre O nasıl olsa bireyi affe-der! Bu duygudaş varsayım Yeni Antlaşma öğretisinin dışında-dır. Hiçbir zaman unutulmasın, Tanrı’nın günahı affedip bizi kayrasına kavuşturması, İsa Mesih’in haç ölümüyle gerçekleşir. Bunun dışında başka hiçbir yöntem O’nun karşısında tutuna-maz. Tanrısal eylemin gerçekliğini anlamadan genel af türünden giderayak bir affa inanmak sıradanlığıyla kendini ele verir. Kayrasal affın Tanrı’ya ne büyük bir özveri karşılığına mal olduğunu baştan sona kavrayamamak, başlagıçtan tut büyük yanılganlıktır.”

 Gerideki sayfalarda borazancı çocuk Willie Holt’un öz-gecil (kişisel yararının ötesine giden) davranışında parmağımızı ısırtan bir örnekle karşılaştık. Ama Tanrı’nın Golgota tepesinde katlandığı sevgi ıstırabıyla denkleştirilebile­cek hiçbir insan ey-lemi düşünülemez. Tanrı Kutsal Kitap’ın sayfalarında en büyük trajedinin perdelerini açarak tüm insanlığa bu özverili sevginin görünümünü sunuyor. Yine de bu bağışlamalık kurbanın görke-mi kısıtlı kavramın sınırını dünyalar boyu aşıyor. Buna karşın böylesi baş döndürücü bir sevgi eylemine biraz kafa yormak Tanrı sevgisinin uzunluğunu, genişliğini, yüceliğini, derinliğini anlayabilmeye ışıldak gücüyle aydınlık getirir.

İsa Mesih haç üzerinde ölünce günahlarımıza karşı üç yönlü ıstıraba katlandı.

Haçta İsa’nın bedeni işkenceler altında inledi. Orada tanrısal sevgi en aşırı uca gerildi. Bunlardan daha da travmatik (yara oluşturan) gelişim, haçta İsa öncesiz çağlardan o karanlık ana dek gönenci olan ışığın parlaklığından, Babası Tanrı’yla birlikte yücelik görkeminden yoksun kaldı. Gerçek budur; İsa’nın çektiği ıstıraplar yaratık kavramının dışındadır. O’nun bedensel işkencelerini düşünürken, duygusal ve özellikle ruhsal ıstıraplarına eğilmemiz biz günahlı insanlar doğrultusunda sergilediği sevginin ölçüsünü taptaze kavramla bize gösterir.

Bedensel İşkence: Tanınmış ressam Rembrandt’ın dünya çapında çarpıcı bir yapıtını yok etmekle, kullanılmış bir kağıdı ufalamak eylemlerini birbiriyle karşılaştırmak kafasızlık olur. Bu betimden çok daha önemli başka bir karşılaştırma eylemine yaklaşalım. Kutsal-kusursuz insan İsa Mesih’in ölümü hiç kuşkusuz başka birinin ölümüyle kıyas kabul edemez. Eski Antlaşma’da, İsa’nın ileride gerçekleşecek fiziksel bozuluşuyla ilgili çarpıcı bir peygamberlik sözü vardır. Yeşaya peygamber (İ.Ö. yaklaşık 700 yıl) gelecekteki olayı şöyle dile getirir:  “Biçimi görünüşü öyle bozuldu ki, insana benzer yanı kalmadı” (Yeşaya 52:14b). Bu önemli peygamberlik bildirisin-de Tanrı sevgili Oğlu’na merhametsizce işkence uygulanaca-ğını, O’nun bir insanın görünüşünden koparılacağını duyuru-yordu. Rab İsa ölümünden önce bu gelişimi beklemekte oldu-ğuna ilişkin kendisi peygamberlik etti:

“Bakın, Yeruşalim’e çıkıyoruz. İnsanoğlu başrahiple­rin ve dinsel yorumcuların eline teslim edilecek. Kendi­sini ölümle yargılayacaklar, ulusların eline teslim ede­cekler. O’nunla alay edecek, yüzüne tükürecek, kamçı­layacak, sonra da öldürecekler...” (Markos 10:33, 34).

Söylenen ne idiyse tam öyle oldu. Yazar Markos daha sonra bunun gerçekleştiğini yazdı; herkes olaya tanıktı: Bir ka-mışla başına vurdular. O’na tükürdüler. Diz çöküp önünde eğil-diler, sonunda O’nu çarmıha çaktılar (bkz. Markos 15:19,20).

Kurtarıcı İsa’ya uygulanan Roma kamçısı deri sırım-lardan oluşurdu. Sırımların ucuna keskin kemik ya da maden parçaları işlenmişti. Bu vahşi işkence gereci bireyin bedenini hem sırtta hem de göğüste paramparça ederdi. Bu yürek burku-cu saldırı olaydan bin yıl önce şu sözlerle Davut’un peygam-berliğinde bildirilmişti: “…Ellerimi, ayaklarımı deliyorlar. Bü-tün kemiklerimi sayar oldum; gözlerini dikmiş, bana bakıyor-lar” (Mezmur 22:16,17). Olay budur; kusursuz, günahsız Rab İsa böylesi işkenceli, acılı ölüme çarptırıldı. Acıma öğesinin dışlandığı bu korkutucu uygulamada İsa’nın insana benzerliği silindi. Tanrı’nın seni ne denli duygulandırıcı bir sevgiyle sevdiği hiç aklına geldi mi?

Duygusal İşkence: Rab İsa’nın haçtaki işkencesi bizim insan kavrayışımızın ötesindedir. Ama bu, ıstıraplarının sadece bir kesimidir. Bedensel işkencesi dille anlatılamayan acıların sadece yüzeysel bir parçasıdır. Bunların yanı sıra İsa Mesih haç-tayken canının derininde duygusal işkenceyle kıvrandı. Öğren-cisi Yuhanna o ürkünç saatleri şöyle anlatır:

“İsa’ya gelince (Romalı askerler), O’nun ölmüş oldu-ğunu gördüler. Bu yüzden bacaklarını kırmadılar. Ama askerlerden biri O’nun böğrünü mızrakla deldi. Böğ-ründen hemen kan ve su aktı” (Yuhanna 19:33,34).

Doktorluğun uzmanları İsa’nın göğsünden kan ve su çıkmasını O’nun kalp parçalanışına uğrayışıyla yorumluyorlar. Kalp üzerinde çalışmada bulunan bilginler, ölen İsa’nın kalbi sözün tüm anlamıyla kırılınca, kalbi çevreleyen perikart zarına kan doldu diyorlar. Romalı asker mızrağıyla Kurtarıcı’nın göğ-sünü delince oradan kan ve su aktı. Bu gelişimin de Eski Ant-laşma’da peygamberliği var. İsa’nın o acıklı ıstırabını olaydan yaklaşık bin yıl önce Davut şu sözlerle belirtti: “Hakaret kal-bimi kırdı; dertliyim” (Mezmur 69:20). Böyle oldu İsa’nın derinde çektiği ıstırap. O’nun seven kalbi paramparça oldu.

Sevgiyle dolu o kalbi insan soyunun dertleri acıları sanki istila etti. “Günahlılardan apayrı” (İbraniler 7:26) olanın canını –ruhunu– cehennemin kudurganlığı kapladı. Ve Rab İsa yüreğinin kırılmasıyla öldü. Bu sarsıcı görünüm Tanrı’nın seni ne denli sevdiğini anlayabilmene yardım eder mi hiç?

Ruhsal İşkence: Rab İsa’nın bedensel ve mantıksal işkencesini genellikle birçok kişi anlayabilir. Ama O’nun ruhsal işkencesini anlayanlar azdır. Yine de, İsa’nın öncesiz zamanlar-dan bu yana Baba’yla ve Kutsal Ruh’la gönendiği o eşsiz pay-daşlığın kopması taşıyabileceği en ağır işkenceyi oluşturdu. Öğleyin on ikiden öğle üstü üçe kadar katlandığı o ürkütücü karanlıkta İsa Baba ve Kutsal Ruh tarafından terk edildi. Bu sırada yüksek sesle bağırdı: “Tanrım, Tanrım neden beni bırak-tın?” (Matta 27:46).

 O üzgün günde öncesiz-sonsuz üçte-teklik, tekte-üçlük koptu. Anlaşılamaz parlaklık ve yücelik gizemi zorlandı. Senin ve benim günahımızdan ötürü o ezeli bağlılık zedelendi. Bu gizemli birlik İsa haçta asılırken günahın o günahsız kişiyi istila etmesiyle sarsıldı. Çünkü Baba Tanrı varlığında günah denen o iğrenç illeti eğleştiremezdi. İsa günahsız varlığında günah yü-küyle sergilenmekteydi. “Çünkü Tanrı günah nedir bilmeyeni yerimize günah kıldı” (II Korintoslular 5:21). Bu nedenle, İsa ölürken sütü bozuk insanlığın mekanı –dünyamız– üç saat süreyle korkutucu karanlığa büründü. Mesih inanlısı bir ozan (Isaac Watts) bu korkunç görünümü şöyle anlattı:

Örttü Güneş’i karanlık;

 Gizledi şanını

 Öldü Mesih, güçlü Halik,

 Mahlukun kurbanı.

 “Tanrı ışıktır ve O’nda karanlığın izi yoktur” (I Yuhan­na 1:5). Tanrı kutsallığının ona bakılamayan nuru ve insan günahının zifiri karanlığı: Bunlar hiçbir koşul altında birlikte duramaz. Işığı açtığın anda karanlığın ansızın ortadan çekilmesi gibi, ışığı kapattığın anda karanlık hemen üstün gelir. İsa yitik insan soyunun günahını üstlendiğinde karanlık üstün oldu.

Derin acı duyarak söylememiz gerekir; bu ruhsal ka-ranlık kurtarıcı Tanrı’nın kurtarma sevgisine sırtını çevirenin sonsuz ortamı olacak. Gece yarısının karanlığından daha katı, hücreye kapatılmaktan daha yalnız, zaman kavramının ötesinde uzun... Kutsal Söz’de yazılı olduğu gibi: “Yargı şudur: Dün-yaya Işık geldi, ama insanlar karanlığı Işık’tan daha çok sev-diler. Çünkü onların işleri kötüdür” (Yuhanna 3:19). İsa’ya karşı kayıtsızlık ruhsal karanlığın ve ölümün habercisidir. Hem ruhsal hem de sonsuz ölüm. Öte yandan imanla İsa’ya yönel-mek yaşamla sonuçlanır: Ruhsal yaşam, sonsuz yaşam.

Yengiyi Bildiren Haykırış

O zifiri karanlık üç saatin ürkütücü süresi sonuçlandı, ardından sevindirici haber bildirildi. İsa Mesih ‘son buldum’ demedi. Bu umutsuzluğa götürürdü. Sevginin kurtarma eylemi bütünlendi. Şimdi O muzaffer sesle, “Sonuçlandı” (Yuhanna 19:30)  diye bağırdı.

Senin ve benim günahımızın karşılığı kesenkes ödendi. Sonuçlandı!

 Kurtarma sunusu tümlendikten sonra üçte tek, tekte üç Tanrı birliğinde Rab İsa’nın gönendiği o egemen ışık artık sonsuzluk boyu kalıcılığını belgeledi (bkz. Yuhanna 17:5). Bundan böyle senin, benim günahımıza gereken çok ağır karşı-lıkta bulunmaya hiçbir borçluluğumuz, yükümlülüğümüz yok. Bundan başka, yasanın doğrultusunda İsa Mesih’in sonuçladığı kurtarışı koz kırıp etkisiz kılmaya şeytanın olanağı kalmamıştır. O hain engereği –şeytanın– zehirli dili kurumuştur.

Ölüm, Ölüm Başkanını Alt Etti

Tanrı’nın insan bedeni bürünüşünün nedeni salt senin, benim günahım için ölmek değildir. Dahası var: “Ölümün güçlü egemenliğini kendinde bulunduranı, yani iblisi ölümüyle ezsin” (İbraniler 2:14b).

Davut cesedini yere serdiği dev Golyat’ın kılıcıyla onun işini bitirdi. Bu eylemle betimlendiği gibi, İsa Mesih şeytanın tuttuğu silahı­­ –ölümü– onun elinden aldı ve etkinlikle onun ye-nilgisini bütünledi. İsa insanın özgürlük sağlayıcısıdır. Kadının ve erkeğin... O, Tanrı’nın dünyaya gönderdiği özgürlükçüdür. Ademoğullarını, Havva kızlarını sonsuz ölümden, ruhsal tutsak-lıktan özgür kılabilen biricik kurtarıcı. Yaratan’ın kendi sure-tinde, benzerliğinde yarattığı herkesi kendisinin başkaldırışına benzer kılan şeytanın tahakkümünden, ruhsal kölelikten, sonsuz ölümden serbest çıkaran Mesih...

İsa şeytanı insansal bedeniyle, kanıyla yendi. Ardından ölüme üstün gelerek mezardan dirildi. Kırk gün sonra göklere yükselişini görürüz: “Mesih önderimiz olarak oraya yükseldi” (İbraniler 6:20). Bu yükselişin önemi çok sevindiricidir. İlk kez, suçsuz, günahsız, kusursuz İnsan cennete girdi. Haçta çektiği ölüm yargısının sonucunda, kendi ardından aynı yere girsinler diye başkalarına yolu açtı.

Mesih inanlılarının o canlı ilahilerini içtenlikle seslen-diği Charles Wesley Tanrı sevgisini ruhunda ve canında duya-rak şu ezgiyi yazdı: “Ulu sevgi sonsuz ölçün! Tanrım yerime ölürsün.”

Mesih Dirilmiştir

“Ama gerçekte Mesih ölüler arasından dirilmiştir. O, uyuyan-ların ilk ürünüdür. Çünkü ölüm insan aracılığıyla geldi, ölülerin dirilmesi de insan aracılığıyla oldu” (I Korintoslular 15:20-21).

Dr. Sangster adlı bir tanrıbilimci vaazlarıyla niceleri etkiledi. Beni de. Altın dilli denebilecek bir Mesih tanıtıcısıydı o. Esef edilir ki, bu adam ölümünden önce tüm konuşma kabiliyetini yitirdi; ağzını kanser kaplamıştı. Şimdiki yaşamdan ayrılıp sonsuz yaşama kavuşmadan önce kızına eliyle işaret ederek kağıt kalem istedi. Mesih’in dirilişi Pazarı’ydı. Şunları yazdı: “Dilsiz olup da ‘Mesih dirildi’ diye bağırmayı istemek, konuşabilirken ‘Mesih dirildi’ diye bağırmaya isteği olmamak-tan yeğdir.”

 Mesih’in müjdecisi Pavlos kral Agrippa’nın karşısında kendisini savunurken, yalancı suçlayıcıların savlamalarını İsa Mesih’in işkencelerine ve dirilişine değinerek yanıtladı: “Me-sih’in işkence çekmesi gerektiğini, ölülerden dirilen ilk kişi olarak halka ve uluslara ışık bildirisini yayacağını söylüyorum” (Resullerin İşleri 26:23).

 İsa Mesih’in dirilişinden önce başka dirilişlere rastlı-yoruz Yeni Antlaşma’da. Bunlardan biri Lazaros’tur (bkz. Yu-hanna 11), bir başkası, sinagog başkanlarından Yairos’un kızı (bkz. Luka 8:41-56), bir de dul kadının oğlu (bkz. Luka 7:11-17). İsa bu kişileri yaşama getirdi, ama hepsi de birkaç yıl sonra yine öldü. Ama Rab İsa Mesih’in dirilişi kendine özgüdür. Bugün O sadece beden açısından diri değil, ama ruhsal açıdan sonsuzlar sonsuzu diridir. Az önce yazdığımız ayette belirtildiği gibi, O ölüler arasından ilk dirilendir. Ölülerin gömülü olduğu mezar ve çürüyüş elbette Yaratan’ı kendinde tutamazdı. İsa Mesih Tanrı’nın kendisidir. Yaşam yaratandır. Bunun yanı sıra kusursuz insandır; kurtaran Tanrı’dır. O, mezardan diri olarak çıktı, cennetin kapısını açtı; kendisine her iman edene. Onlara verilen vaat şudur:

“Ama Tanrı’nın acıması öylesine zengindir ve sevgisi öylesine boldur ki, suçlarımızın içinde ölü olan bizleri Mesih’le birlikte yaşama getirdi. Kayrayla kurtulmuş bulunuyorsunuz. Tanrı, Mesih İsa bağlılığında bizleri O’nunla birlikte diriltti, O’nunla birlikte göksel yer-lerde oturttu” (Efesoslular 2:4-6).

 Haberci Pavlos eski Korintos kentindeki Mesih bağlıla­rına yazdığı mektupta, günahlarının getirdiği karanlık sonuçtan nasıl kurtulduklarını onlara anımsattı. Tanrı’nın bildirisini de-ğerlendirip kabul ettiklerinden. Buna güvenerek tanrısal eylem-de canlarına gereken desteğe kavuştuklarından. “Kutsal Yazı-lar’ın çok önceden bildirdiği gibi, Mesih günahlarımız için öldü; sonra gömüldü. Yine Kutsal Yazılar’ın çok önceden bildirdiği gibi üçüncü gün dirildi” (I Korintoslular 15:3). Dün, bugün, yarın her gerçek inanlı parlak Tanrı bildirisinde güvenlik buluyor: “Mesih günahlarım için yerime öldü, üçüncü gün dirildi, etkin-yeterli aracılığıyla bana yepyeni yaşam sağladı.”

O İlk Günden Üçüncü Güne

Kafanı bir soru kurcalayabilir: “Haça çakıldığı günle dirildiği gün arasında Mesih neredeydi? O üç günde O’na ne oldu?” Tanrı insan kuşaklarında bu sorunun doğacağını bildiğinden yanıtını çoktan verdi:

“Çıktı sözünün anlamı nedir? Şu: O, yerin en derin bölgelerine de inmiştir. İnen de O’dur, tüm göklerin en yükseğine çıkan da O. Amaç O’nun tüm evreni dol-durmasıdır” (Efesoslular 4:9,10).

Evet, Kutsal Söz bizi aydınlatıyor: Rab İsa Mesih göğe yükselişinden önce ‘yerin en derin bölgelerine’ indi. Sonra göklere çıktı. Eski Antlaşma döneminin iman ederek yaşamdan ayrılan kutsallarını zafer orununda göklere çıkardı. Bu çağda gerçekten inanan kadın erkek çok iyi bilir; ölümün kapısı cennete ileten giriş kapısıdır. Mucizeler Rabbi Mesih, bedensel ve ruhsal ölüme karşı üstünlüğünü belgeledi ve bunu yararımız için bütünledi:

“Ölüm yengide yutuldu. Ey ölüm, yengin nerede? Ey ölüm, kargın nerede? Ölümün kargısı günahtır ve günahın gücü ruhsal yasadır. Ama Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla bizlere yengiyi sağlayan Tanrı’ya şükür!” (I Korintoslular 15:55-57).

Eklenti. Sevgisinin Vasiyetnamesi

Rab İsa cennete ileten o görkemli yola kapıyı açtı. Şimdi biz de Mesih’i O’nun zafer orununda izleyebiliriz. Bu en sevindirici sağlayıştır. Aynı sıradan başka görkemli bir sağlayışı, ölümden önce gönlünde taşıdığı inanlılarına göklere yükselişinin ardından bağlılarına Kutsal Ruhu’nu göndereceğini vaat etmesidir. Onlara şu güvenliği verdi:

“Kutsal Yazı’da belirtildiği gibi, bana iman eden kişinin içinden yaşam veren ırmaklar akacaktır. İsa bu sözü kendisine iman edeceklerin alacakları Ruh’a ilişkin söylemişti. Çünkü İsa daha yüceltilmediğinden, Ruh verilmemişti” (Yuhanna 7:38-39).

“Ama şimdi beni gönderene gidiyorum… Ben de Ba-ba’dan isteyeceğim. O size başka bir Avutucu vere-cektir… Gerçek Ruh’u… Gitmem sizin için daha iyidir. Çünkü gitmezsem Avutucu size gelmez. Ama gidersem O’nu size gönderirim… O beni yüceltecek” (Yuhanna 16:5; 14:16,17; 16:7,14).

Oğlu Mesih’in ölümüyle Baba Tanrı’nın nasıl yücelen-diğini gördük. Şimdi aklına yeni bir soru gelebilir: Mesih senle bana Kutsal Ruhu’nu göndermekle nasıl yücelebilir?

Bir açıdan bu soruyu, inanan herkesin yaşamında tan-rısal sevginin başkalarına aktarılmasıyla gerçekleşir diyerek yanıtlayabiliriz. Kutsal Kitap’taki güvenlik şudur: “Tanrı’nın sevgisi bizlere verilen Kutsal Ruh aracılığıyla yüreklerimizde dolup taşmaktadır  (Romalılar 5:5). Bu Mesih’i yüceltir. Kutsal Ruh’un yaşamdaki varlığı ve etkisi, Tanrı’nın bireyde konutla-nan sevgisi en parlak bir doruğun parlaklığından ve çekicili-ğinden daha görkemlidir. Mesih’in haç üstünde kesinleşen kefa-ret ölümünü imanla değerlendirdiğinde, Rab İsa Kutsal Ruh’un etkin kişiliğinde senin aracılığınla insanları sevecektir. Güç kavranılan bir bütünleme değil mi?

Mesih’in senin yerine öldüğüne iman ederek bu yüce sağlayışa yüreğinden şükran yükseltmen, sana Tanrı’nın affet-me kayrasını, sevgisini ve böyle bir güvenliğin getirdiği sevinci sağlayacaktır. Ardından, değerli yaşamını sende konut kuran İsa Mesih’in hizmetine sunup şu sevgisiz dünyamızda benzersiz sevgisinin kanalı olarak kullanılmak apayrı bir gönençtir.

Yüksek bilgisiyle tanınan bir tanrıbilimciden sormuşlar: “Tanrı’ya ilişkin en parlak diyebileceğin düşüncen ne olabilir?” Hayret! Bu bilgin, soruyu iyi bilinen bir çocuk ilahisini dıştan söyleyerek yanıtlamış:

İsa sever bilirim,

İncil’de bu güvencim.

Bakın O’na küçükler,

Zayıfları destekler.

Evet, Tanrı beni gerçekten sever; seni de GER-ÇEKTEN sever.

Ah sevgi, kurtuluş sağlayan,

Ah bağış! Cana ulaştıran,

Ah kayra! Tanrı’ya bağlayan, Golgota’da

 

 Yücedir kayra. Af belirgin.

 Haçtan gelen bağış, somut kesin.

 Özgürlük suçlu cana değgin, Golgota’da...

Bir Mektup: Bilmediğim Mesih’i Nasıl Bildim?

Başka inançtandım. İslamın vecibeleri uyarınca ailem bana na-mazı, orucu ve başka şartları öğretti. İslam kadınından beklenen biçimde kuşandım: Uyarınca giysi, hicap, vb. Bir erkeğin yüzü-me bakmasına hiç katlanamazdım.

Bir kadının uğraşabileceği işlerin kısıtlamalı oluşu bana geniş çapta boş zaman sağlıyordu. Ne yapayım? Radyomuzun başından hiç ayrılmıyor, pek çok yayın dinliyordum. Bu arada birçok yayın Mesih’in kurtarma eylemini öven konuşmaları dikkatime getiriyordu. Birgün yengemin elinde bir takım ilginç yazılar gördüm. Meğerse, bunları yayıncılardan bir mektupla istemiş. Bundan cesaret alarak ben de yazdım. Yengemin adre-sini vererek. Yanıtınızı ve mektupla birlikte Tanrı’yı Arayışın adlı kitabı aldım.

Bu kitabın sayfalarından Tanrı’yı aramanın ne olabile-ceğini kavramaya çalıştım. Yedinci bölüme geldim dayandım. Orada, “Tanrı gerçekten beni sever mi?” sorusuna takıldım. Özellikle bir paragraf tüm ilgimi topladı: “Tanrı haç üzerinde senin yararına bütünlediği eylemle sevgisini açıklıyor. Haç’ta Tanrı’nın gerçekleştirdiği sevgi eylemini akıl var, izan var diyerek değerlendirdiğinde Tanrı’nın seni sevdiğine başka bir kanıt gerekmez. Bu bölümü yüzü aşkın kez okudum. Sonunda haçtaki o parlak eylemin yaşamıma biricik çare olduğunu kavramaya başladım.”

Fatma Bahuri

DUR VE DÜŞÜN

1. Bir kimseyi sevdiğini kanıtlamanın en etkin göstergesi

 nedir?

 a. Sevdiğini söylemekle mi?

 b. Sergilediğin bir eylemle mi?

2. Tanrı sana sevgisini nasıl kanıtladı?

3. Tanrı’nın sevgisine nasıl bir kişisel tepki gösterirsin?

 

Operasyon masasının elektronik düzenlemesinde her operatör kanı yaşamla tanımlamayı (teşhis) öğrenir. Bunlar birbirinden ayrı düşünülemez. Birinin kaybı her ikisinin de kaybı demektir.

BÖLÜM 8

NEREDE YAŞAM BULABİLİRİM?

V

akit hızla gece yarısına dönüyordu. On sekiz saat süren yolculuğumuzun ortasında yüzlerce başka yolcuyla birlik-te Paris’in St. Lazare tren istasyonundaydık. Bütün yol-cular memurun bilet gişesini açmasını, böylece trenimize gidişi sağlamasını bekliyorduk.

Bekleyenlerin çoğunluğunu gençler oluşturuyordu. Eşimle birlikte bu genç topluluğun arasına karışınca sanırsın ki Avrupa’nın her ülkesi burada temsil edilmekteydi. Bazı kızlarla erkekler azıcık olsun uyku çalmaya çabalıyordu. Öteberi torbalarını rahat bir yastığa dönüştürerek bu yolda kullanmaya çalışıyorlardı. Onlar sere serpe taş basamağa yayılmaktayken arkadaşları nöbet bekler gibiydi. Kimi bir sandviçi çiğnemekle uğraşıyor, kimisiyse elindeki şişeden su içmekle oyalanıyordu.

Beklemekteyken gençlerden bazısıyla konuşmaya koyulduk. Gençliğin verdiği heyecana karşın, yüzlerinin ifadesi düşlemekte oldukları o ülküsel yaşama şimdiye dek kavuşama-dıklarını gösteriyordu. Aradan çok geçmedi, konu döndü dolaştı yol arkadaşımız Rab İsa Mesih’e ulaştı. Konuşma ilerledi; bu maceracı, huzursuz gençlerden bir yabancıyla konuşmaktan çe-kinmeyenler içini açarak ‘gerçek’ diye niteledikleri yaşama ka-vuşabilme özlemini dile getirdi. Bazısı onu gelecek istasyonda bekliyordu. Bazısı da yeni bir arkadaşlık ilişkisinde. Kimisiyse kaşını kırpmadan o ‘tatlı’ yükselebilme deneyimini bir sonraki şırıngada ya da gelecek içki aleminde bekliyordu. İçlerinde genellikle bir korku çöreklenmekteydi: Olmaya ki, kötü bir virüs bizi yakalasın!

O uzak Afrika köylerinde bu korkutucu virüse cılız kişi-nin virüsü derler. Doktorluk deyimiyle onu HIV pozitif (olum-lu) diye nitelerler. Bu virüs kesinlikle belirince ona herkesin bildiği AIDS denir. Kadını erkeği, çocuğu büyüğü çarpan ça-resiz illet. Bu virüsü taşıdığını duyanın gözü dünyayı göremez olur. Tanımı öğrenenin güçlü hisarları yıkılır. Konuyla az çok ilgilenen, AIDS belasının bir kan hastalığı olduğunu bilir. Ya-ratan’ın bedenimize sağladığı kan temizleyici-arıtıcı akarsudur. Ne gam! Bu pak akarsu akıntıya kürek çekmek türünden bir nesneye dönüşüyor. Her yıl bu illetten ölen milyonlarca çocuğu, genci, yaşlıyı düşünün!

İtiraf etmeliyim; kanın hayatı yenileyen bir akarsu özel­liğini taşımasına karşın, kanı görmek her zaman yüreğimi kal-dırır. Bu korkuyu alt edebilmek için, bir kezinde benim duru­mumda başka insanlara katılarak, Londra hastanelerinden birin-de yüksekteki kuleden bir operasyonu izlemeye gittim. Ope-ratörün neşteri belirli bir yeri deşince, neredeyse bayılıyor­dum. Yanımda duran doktor tepeden tırnağa ter döktüğümü, benzi-min kül gibi olduğunu görünce odadan ayrılmamı salık verdi. Gayrı orada duracak yiğitliğim kalmamıştı.

Tepkisi benimkine benzeyenlerin katlanılmazlığına kar-şın, sürekli kan kaybıyla yaşamı-sağlığı tehlikede bulunanlara kan aktarımı yaparlar. Çağdaş bilimin basit başarılarından biri sağlıklı kişinin damarından çekilen kan bir süre sonra ölümlü hastalığa tutulanın damarına aktarılınca yaşam akarsuyu göre-vini görebilir.

Çağdaş bilimin kanla ilgili uğraşları ve takdire değer başarıları genel bilgi olmadan çok önce Tanrı şu değişmez ger­çeği eski çağların insanına duyurdu: “Çünkü etin canı kanda­dır” (Levililer 17:11). Bu alanda tanınmış bir bilim adamı­doktor Paul Brand kesin belirginlikle kanın yaşam özelliğini taşıdığını anımsatıyor. Bu bölümün başındaki gözlemi okuyun.

Bireylerin dikkatinden kaçan kayda değer bir gerçek var: HIV virüsü türünden bulaşıcı illetler belirli kişilere özgü-dür: Bir bakımdan, bir kaza ya da kayıtsızlık sonucu buna tutu-lurlar. HIV’ye yakalananlar yaklaşık elli milyondur yeryüzün-de; güngünden yaşamını yitirenlerse yüzlerce, binlerce.. Öte yandan küresel çapta tüm insanlığı içine alan başka bir sayrılık var. İnsanlık genel bir ailedir: “(Tanrı) her ulusa bağlı insanları tek atadan yaratmış ve yeryüzünün her yanında yaşamalarını sağlamıştır” (Resullerin İşleri 17:26). Ulusların­toplumların sö-zü edilen ölümcül hastalığına Tanrı ‘günah’ der. Kutsal Kitap’ta bu sayrılık dönüp dolaşır, Adem’e uzanır; tüm insan kuşak-larının atasına: “Bir tek kişinin suç işlemesiyle bun­ca insana ölüm yargısı geldi” (Romalılar 5:12, 15, 18, 19).

Budur hepimizin ortaklaşa paylaştığımız tarihçe: Irk, ulus, toplum, inanç, ülke, aile ve başka her ne varsa. “Çünkü tümü günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı” (Romalılar 3:23). “Tüm insan soyu Adem’e bağlılık yüzünden öldü” (I Korintoslular 15:22). AIDS virüsünün hastalığı kapmış kan yoluyla bedene yayılması herkesçe bilinen acıklı bir olgu-dur. Kaldı ki, bundan daha ciddi günah hastalığı kuşaktan kuşa-ğa her yerde herkesi sardı ve sürekli sarmakta. Bu üzücü geli-şim olmaksızın kadın erkek herkes bedensel ölüm vadisinden geçmeksizin dosdoğru cennete giderdi; ama durum bu değil!

Tanrı’ya şükürler! İsa Mesih’in beden kuşanarak insan-lık ailesine doğumu, yaşam verici kan pınarını herkese sağladı. Bu, egemen Tanrı’nın çağlar öncesi tasarladığı ve öngördüğü çözümdü. Melek Cebrail Meryem’e belirdi; bir Oğul doğura-cağını, adının İsa (Yehoşuya, Kurtaran) olacağını bildirdi. Daha evlenmemiş, erden kıza hamileliğinin nasıl gerçekleşeceğini şöylece açıkladı:

“Kutsal Ruh üzerine gelecek, Yüce Olan’ın gücü sana gölge salacak. Bu nedenle doğacak olan kutsal kişiye Tanrı Oğlu denecek” (Luka 1:35).

Bu en önemli Tanrı mucizesiydi. Erkek bilmeyen Mer-yem hiçbir temasa gelmeden Kutsal Ruh’tan gebe kalacak. Bu düşündürücü eylemle Tanrı’ya özgü yaşam insan soyuna geçti. Yavru rahimde gelişirken, embriyonda kan dolaşımı başladı. Günah sayrılığıyla etkilenmeyen kan; çünkü Rab İsa’nın damar-larındaki kan yaşam kaynağıydı. Hiçbir bozukluğu olmayan kan. O’nun kan bağı başkaydı, kendine özgüydü.

İnsan kanının kavramı güç bir gizem alemidir. Hema-toloji sözü kan bilimini anlatır. Bu araştırma doğrultusunda ya-pılan çalışmalar her kezinde doktorluğu yeni buluşlara götürü-yor. Yaşam kaynağı olan bu şaşılacak sıvıya ilişkin daha pek çok giz bulunuyor. Konuyu kısaca anlatmak gerekirse kanın görevleri, vücudu temizlemek, yaşamı sürdürmek ve istilacı mikroplara karşı savaşmaktır. Kuşkusuz, kan bilimi en ilginç incelemeyi gerektiren uğraştır. Bu şaşılacak gerçeklerden öte kendisini sevgiyle açıklayan Tanrı sana da bana da bir kan pınarı sağladı. O pınarın kesin etkisi kanın öteki etkilerinden de üstündür. Bu, mucize oluşturan etkidir. Hepimizin günahlılığı belirtildi. Günaha katlanamayan kutsal Tanrı ‘gerçek’ yaşam arayana ‘kutsal’ kan sağladı. Her günahlı kadına ve erkeğe İsa’nın kanı günahtan arıtan tanrısal etkendir. Fiziksel sağlık gönencinde olan günahlı insan Tanrı’nın karşısında ruhsal ölüdür. Bu kişiye İsa’nın kanı asıl Yaşam’ı aktarır. Bu yeni yaşamdır. İsa Mesih’ten kaynaklanan Yaşam’la donatılana O’nun kanı, şeytanın çeşitli saldırılarına karşı Tanrı’ca sağlanan savunma ve püskürtme yeteneğidir. İsa’nın güçlü kanına ilişkin Kutsal Kitap’ta şöyle yazılmıştır:

“Çünkü atalardan kalma boş yaşayınızdan, yozlaşan gümüşle ya da altınla kurtulmadığınızı biliyorsunuz. Tersine, suçsuz ve lekesiz kuzuyu andıran Mesih’in değerli kanıyla kurtuldunuz” (I Petros 1:18,19).

Kanın Arıtma Yeteneği

Ortalığı karıştıran bir haber medyayı uğraştırdı. Para hırsıyla kavrulan bir taşıma şirketi sağlık kurallarını sayacak yerde onları çiğnemiş. İşin kolayına giderek akıcı madde dağıtımında kullanılan tankeri birbiriyle çelişkili iki sıvıyla yüklemiş. Tan-ker bir yere giderken zararlı bir sıvı taşımış; dönüşü için de onu ustalıkla yıkayarak insan sağlığını allak bullak edici başka bir nesneyle doldurmuşlar. Sağlık kuralları hiç öneme alınmadığın-dan birçok kişi zehirlenmiş, hastalanmış. Bunlardır paragözlü-lüğün dolapları!

Gelelim Yaratan’ın özenle, kusursuz bilgiyle yarattığı bedene. Burada Tanrı mucizelerle ışıldayan bir taşıma düzenini bütünledi. Bu tanrısal yöntemle hücrelere besi nesneleri taşı-nıyor ve hiçbir şeye yaramayan artıklar toplanıyor, sağlığa ge-rekli işlem bütünleniyor. Yaratan’ın kusursuzlukta yaratma ye-teneği uyarınca kan dolaşımında hiçbir aksaklık olmuyor. Akıl erdirilemeyen görünüm! Bedenin hiçbir hücresi bir kılcal da-mardan kıl payı uzaklıkta değil! Bu hücrelerden tehlike oluş-turucu zararlı nesneler toplanmasa, onlar yok edilmemiş durum-da kalsa, etkisi kırılmasaydı her bir mikrop bedene yayılarak kaçınılmaz sağlık sorunları doğururdu.

Günahın arıtılması günahsız İsa’nın kanına dayandığın-dan, kurtarıcı Tanrı bu somut bilgiyi herkese açıklar. Yarattığı insanla böylesi ilgilenen Yaratan yaşamımızdan günahın zehir-leyici, mahvedici etkisini kendine özgü yöntemle giderdiğini kanıtlar. Bu arıtma yeteneği sadece Tanrı’ya özgüdür. Din icaplarının böyle bir sonucu kesinleştiremeyeceği apaçıktır. Kutsal Kitap’ta vurgulanan tanrısal gerçek şöyle belirtilir: “O ışıkta olduğu gibi biz de vaktimizi ışıkta geçiriyorsak, karşılıklı ruhsal paydaşlıktayız demektir. Oğlu İsa’nın kanı bizleri her günahtan arıtır” (I Yuhanna 1:7). Bu söz tüm belirginliğiyle herkese duyuruluyor: “Kan dökülmeden günah bağışlanması yoktur” (İbraniler 9:22).

Kanın Yaşam Sağlama Yeteneği

Kanın başka bir görevi, bedeni yaşatabilmek için gerekli suyu ve besiyi her yana taşımaktır. Kan her bir hücreye ve dokuya ulaşamazsa bunlar hemen ölür. Kan dolaşımı durunca, sonuç bedenin ölmesidir. Yaşamın kanda olduğu belirgindir. Bunu göz önünde tutarsak aklımız Rab İsa’nın ilginç bir sözüne gider. Kanına ilişkin konuşunca İsa, öğrencileri şaşkına döndü. O kesin yetkiyle şöyle dedi:

“İnsanoğlu’nun bedenini yiyip kanını içmedikçe sizde yaşam olmayacak. Bedenimi yiyip kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır. Son gün onu ben dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım da gerçek içecektir” (Yuhanna 6:53-55).

Öğrencilerin bu sözleri şaşkınlıkla karşıladığını bilen İsa konuyu daha yakından aydınlattı: “Bedenimi yiyip kanımı içen bende kalır, ben de onda kalırım” (Yuhanna 6:56). Ruhsal yaşamın öz niteliğini anlamak sevincin kaynağını bulmaktır. İsa’nın kanı günahlıları suçlarından arıtmak için döküldü. İsa’nın haç üzerinde akan kanı O’nun yaşamıyla paydaşlıkta bulunabilmemizi sağladı. Rab İsa O’nun kanını içmemizin taşıdığı anlamı  aydınlattı: “Ben de onda kalırım.”

Mesih’in diriliş gücüyle kişisel bakımdan paydaşlığı tanıyan inanlılar, O’nun iç yaşamımızda sürdürdüğü etkinliği zafer ilahisi yapar: “Dirilen Mesih varlığımda yaşıyor.” Bu inanlılara Rab’bin sofrasına katılıp ekmekle şarabı paylaşmak basit ve betimsel hamt fırsatı, tanıklık göstergesidir.

İsa’nın iç varlığa yaşam öğesini katan kutsal kanı, Tanrısal mucize işleviyle, Kutsal Ruh’un etkisiyle yeniden doğuşta gerçekliğe kavuşur. Tanrı düzeni budur; başka yöntem yoktur. Bireyleri canı can kılan yaşama götüren amaca ancak kanın iletişiyle ulaşılabilir.

Kanın Savunma Yeteneği

İnsanın bedenindeki kanın bir de başka fonksiyonu bilinir. Değil sadece yaşam temizleyiciliği, yaşam sağlayıcılığı, üstelik yaşam savunuculuğu da kanın bellibaşlı görevlerindendir.

Birkaç yüzyıl önce veba hastalığı Avrupa kara parçasını kasıp kavurmuştu. Aynı hastalık yakın geçmişte Hindistan’da sırıtıverdi. Genel korku ve telaş başgösterdi. Jet uçakları hep dezenfekte edildi, belirli durumlarda yolcular sağlık yoklaması için bir süre karantinada tutuldu. Bu öldürücü illetin başka ülkelere sıçrayabilmesi önlenmeliydi. Daha da ileri gidilerek Hindistan havaalanı uçaklara ambargo uyguladı. Veba hastalığı-nın oluşturduğu tehdit olmadan da, her yanda insan bedeni bir sürü ölümcül çıkartının ambarı! Ama Yaratıcı kana şaşılacak bir karşı saldırı yeteneğini sağladı. Yaşamı savunabilme mekaniz-masına antitoksin ve başka nesneleri koydu. Çeşit çeşit saldırıcı toksiti etkisiz kılabilecek özdekleri beden sürekli olarak mey-dana getirir, bakteri istilasına karşı hiç ara vermeden savaşır. Bu tür saldırı başgösterince, beyaz kan hücreleri bunların belirgin görevi savunma içindir –aklı durdurucu hızla çoğalır, hemen savunma uğraşını üstlenir.

Her fizik-kimya öğrencisi bu gerçekleri bilir; ama belki birçok kişinin bilmediği Tanrısal gerçek, Rab İsa’nın kanı –be­dendeki kanın istilaları püskürttüğü gibi– O’na iman edenin varlığını sürekli savunur. Şeytanla şeytansal güçlerin aralıksız saldırsına maruz kalan inanlının savunucusu o kefaret kanıdır. İncil’de son zamanlara ilişkin belirtilen peygamberlik açıklama-larından biri şeytanla Tanrı arasında süregelen amansız savaştır. İnanlıların eskatologya ile ilgili bu çetin çatışmada nasıl üstün gelebildiği şöyle anlatılır: “Kuzu’nun kanıyla ve tanıklık ettik-leri sözle onu yendiler, çünkü ölüme dek canlarını sevmediler” (Vahiy 12:11). Mesih’e bağlandınsa sen de iblisin çirkin ve sarsıcı istila taktiklerini alt edebilirsin. Aklını, bedenini, ruhunu savunan o değerli kanla.

İsa’nın amansız şeytana karşı parlak yengisi, Adem’le Havva’nın Eden bahçesinde onun sinsi saldırısıyla günaha tut-sak kılındıkları an Tanrı tarafından bildirildi. Tanrı orada kadı-nın tohumundan gelecek olanın şeytanı alt edeceğini belirtti: “Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın” (Yaratılış 3:15). Bu peygamberlik açıklamasın-da bildirildiği gibi, kadının tohumu şeytanın başını ezecek. Öte yandan da şeytan onun topuğunu bereleyecek. Tıpkı söylendiği gibi oldu; kadının tohumu Rab İsa Mesih kendi istemiyle çar-mıha mıhlandı, kutsal kanını akıttı:

“Öyle ki, ölümün güçlü egemenliğini kendinde bulun­duranı, yani iblisi ölümüyle ezsin” (İbraniler 2:14b).

Az önce sözünü ettiğim, Gar’da rastladığımız hayal av-cısı o gençlerin durumundan ayrımlı olarak pek çok genç ve yaşlı insan gerçek, anlamlı yaşamın kaynağını bulmuştur; bul-maktadır da...

Bir süre önce Uganda’da eşimle birlikte kendimizi yak-laşık yüz kişinin arasında bulduk. Ugandalı bu gençler içerikli yaşamı bulduklarına kesin güvendeydiler. Onlar da Rab İsa Me-sih’in değerli kanı sunusuyla arıtan, yaşam sağlayan, şeytanın etkisini kıran göksel gücü tanıdıklarını sevinçle anlattılar. Hepsi bir ağızdan eşit tanıklığı vermekteydi. Önceki günahlı yaşama tövbe etmişler, yaşam yenilenişinin gönencine gelmişler.

Kenya’daydık. Terörizm eylemleri nedeniyle seyaha-timizi kesmemiz gerekli kılınıyordu. Ama Kutsal Ruh başka bir yöntem gösteriyordu bize. Uganda’ya gitmemiz programımız-daydı. Ugandalı pastörler ve eşleriyle buluşmamız, onlara Söz’ü vaaz etmem önceden düzenlenmişti. (Bizi yöneten Kutsal Ruh dönüş yolculuğumuzu da kararlaştırmıştı. Askeri bir darbeden önce Entebbe uçak alanına gidecek son uçağa binebildik).

Ülkeye vardığımızda hava elektrikli, korku da yaygındı. Kargaşalık genel, yollar sokaklar çöple kaplı... Bölgede daha birkaç otomobil bulunuyordu. Bunlardan birisi bizi uçak alanın-dan aldı; bomba düşüşünden delik deşik yolu aşarak kente ulaş-maya çalışırken eli silahlı başıbozuk askerler otomobilimizi önledi. Kimdi bunlar? Hükümetten mi, karşı taraftan mı, üniformaya bürünmüş fırsat kollayıcılar mı? Bereket versin ki yol kesenler şoförümüzü tanıdı. Aynı kabiledenmişler meğer! İstemeye istemeye yeşil bezi salladılar, geçişimize izin verdiler. Bizi soyabilirler ya da başka bir kötülük yapabilirlerdi.

Gideceğimiz noktaya ulaştığımızda, toplantının yapıla-cağı yerin karanlık, bakımsız, kirli bir bina olduğunu gördük. Korkudan titreyen bir kent kesimi. Ama toplantıya katılacak pastörlerle eşleri o karmakarışık salona ulaşınca pek de hoş olmayan çevremizi unutuverdik, Rab aramızdaydı. Bizi huzuru ve görkemiyle kutlu kıldı. Uganda’da yönettiğimiz o toplantılar aklımızdan silinmeyecek. Sanki bir dağ doruğundaydık; Tan-rı’yla buluşmanın gönencinde.

Her gün sekiz saati kapsayan bu toplantılara katılanlar sert sıralarda oturdular, konfor aramadılar... Eşimin olsun benim olsun konuşmalarımıza içtenlikle kulak kesildiler. Kutsal Ki-tap’a dayanan derslerin taslağını eşim kara tahtaya tebeşirle yazıyor, katılanlarsa ufak tefek kağıtlara not düşüyordu. Ansızın kapıda bir kargaşa oluştu. İçkili iki kişiden biri giriş yerinde en-gellenmiş ama arkadaşı elindeki tüfeği sallayarak içeri dalmayı başarabilmiş, yaklaşıp eşimin yüreğine dayamış!

Karım sanki duruma hakim olmuş soğukkanlılıkla “Dua edelim, bu sevgili insan İsa Mesih’i bilsin!” dedi. Kafama son-suzluk gibi gelen birkaç saniye sonra tercüman şaşırmış durum-da bana döndü. “Kulağım inanamıyor bu sarhoş askerin söyle-diklerine” dedi. “Bu kadının Tanrısı’nı bilmek istiyorum.”

Tercüman bunu derken öyle bir görünümle karşılaştım ki, bunu hiç unutamayacağım! Bilemem; ne olabilirdi sebebi? Bu davetsiz insanı dizleri üzerine getiren etki bir melek gücü müydü, toplantıları saran Tanrı kutsallığının ve yönetiminin hu­zuru muydu ki, alkolün egemen kesildiği bu serkeş askeri böyle bir alçalmaya sürükledi? Yüreğindeki isteği açık seçik dile geti­riyordu o. Hiç kestiremeyeceğim. Ama çok iyi bildiğim gerçek, o unutulmaz anda tüfeğin tetiği yavaş yavaş yere çevrildi, öldürücü silah askerin dize gelmesiyle birlikte yere düştü.

Toplantının ardından bir soru-yanıt ve devam buluşması tasarlanmıştı. Gayrı bu yapılamazdı. Eşim bunu çok iyi bili-yordu. Yerdeki adama “Benimle birlikte şu duayı yinele!” dedi. Yavaş yavaş kendini tümden alçaltan kişiyi Kurtarıcı’nın kay-rasına, affına yöneltti. İsa’nın asıldığı haçın dibine. O kabada-yıyı gerçek yaşam sağlayan İsa Mesih’in kanına.

Karşılaştığımız bu olguyu niçin kitaba aktarıyorum? Çünkü anlatı bu noktada bütünlenmiyor. O parlak buluşmada sevindirici olaylar zinciri birbirini izliyordu. Toplantıda davet-siz misafirden korkan, hatta içlerinden kin besleyenler vardı. Aramızda yakın geçmişte onun tehdit ettiği kişiler bulunuyordu. Oradaki pastörlerden birinin yaşamına karşı düzenlenen bir saldırıda zavallı adam parmaklarını yitirmişti. Ama pastörlerin her biri Mesih’in sınırsız sevgisiyle donatılmış kişilerdi. Bu nedenle diz çöken adamın çevresinde toplandılar, onu Mesih’te kardeş olarak bağırlarına bastılar.

Bunun ardından müzik aleti kullanmadan, içtenlikli Af-rika havasıyla ilahiyi bastırdılar. O ezginin sözlerini anımsa-dıkça yüreğim coşar, sevinç dalgaları tüm varlığımı çalkalar: Ah, Mesih’in kanı, Ah, Mesih’in kanı, Ah, Mesih’in kanı! Tüm günahlarımı arıtır, canımı uyandırır.

Ne iyi olurdu, önemli kişiler, yöneticiler aramızda olup bu duygulandırıcı görünüme tanık olsalardı. Bambaşka bir ger­çekle yüz yüze gelirlerdi. Günahlı insan kuşaklarında görülen ailesel, toplumsal, küresel sürtüşme ve çatışmalar odaklanır, tek çözüm yöntemi kavranır, tüm ilgi Kurtarıcı’ya yönelirdi.

“Tanrı O’nun aracılığıyla her şeyi kendisiyle barıştırdı. Barış Mesih’in çarmıhta akan kanı aracılığıyla sağ-landı... Bir vakitler düşüncenizdeki kötü işlerin etkisiyle dışarıda kalmış kişiler ve düşmanlar olan sizleri... ba-rıştırdı” (Koloseliler 1:20-22).

Tanrı’yla sağlıklı ilişkiye girenlerin durumu-görünümü kendine özgüdür. “İsa’nın kanı aracılığıyla... Tanrı’nın gelecek olan öfkeli yargısından kurtuluş bulacağımız... barışmış olarak Mesih’in yaşamı aracılığıyla kurtuluş bulacağımız daha kesindir” (Romalılar 5:9-10).

DUR VE DÜŞÜN

1.       Temel yaşamı gerçekten özlüyor musun? Bu, Rab İsa’nın tanıttığı yaşamdır: “Bense onlarda yaşam olsun, hem de bol yaşam olsun diye geldim” (Yuhanna 10:10). 

2.       Kutsal Kitap’ta bildirildiğine göre, yaşam öğesi insanın neresindedir? (Eski Antlaşma’da Levililer 17:11’i oku).

3.       Rab İsa’nın kutsal kanındaki ebedi özellik nedir? O kanın arıtan gücüne inanıyor musun? O kanın yaşam sağlayan gücüne inanıyor musun? Rab İsa kesenkes duyuruyor: “Diriliş ve yaşam Ben’im, Bana iman eden ölmüş olsa da yaşayacaktır. Yaşamakta olan herhangi bir kimse bana iman ederse sonsuzluk boyunca hiç ölmeyecektir” (Yuhanna 11:25,26).

 

Ressamın çizdiği yapıtın çekiciliği, insan yüzünün parlaklığı, bir manzaranın görkemi. Bunların hiçbiri sesle anlatılamaz. Görme gereği hiç yadsınamaz

BÖLÜM 9

TANRI’NIN AİLESİNE NASIL KATILABİLİRİM?

1

940’lı yılların başlangıcında doktorluk bilimi göz operas-yonu üzerinde şaşılacak aşamalar ve başarılar gösterdi. Örneğin kornea (saydam tabaka) nakli kolay bir el başarı-sına dönüştü. Bir vaiz arkadaş ilk kornea nakline tanık oldu-ğunu anlattı. Gözü görmez bir bayana ölmüş birinden kornea aktarılacaktı. Ameliyat sonuçlanınca kadının gözleri birkaç kat sargıyla sarıldı. Kornea nakli bütünlenince göze hiç ışık girme-meliydi. Bu durum birkaç gün sürdü. Birbiri ardından, arayla sargılar çözüldü. En sonunda ışığı seçebilen kadın heyecandan heyecana gitti. Bir sabah güneş doğmadan en son sargı kaldı-rıldı; nur nedir bilmeyen gözler coşkuyla ışığın gelişini kutladı. O sabah güneşin ufukta doğuşu baştanbaşa kendine özgüydü. Gölgeler gitgide kısaldı, yeşil yaprakların oluşturduğu siluetler sabahın parlaklığına özel bir çekicilik kattı. Kuşlar sevinç içinde kırağının örttüğü çimenlikte uçuşuyor, kahvaltı ediyordu. Yaşa-mında ilk kez ışığa tanık olan kadına tüm görünüm bir içaçıcılık şöleni oluşturuyordu. İri iri gözyaşlarıyla örtülen yüzü parlıyor-du: “Ah!” dedi, “Böylesi güzelliği bana anlatmaya çalıştınız; ama bu denli çekiciliği aklımın ucuna getiremezdim.” Bu coş-kunun ardından oturdu, Yaratan’ın eşsiz şaheseri karşısında söyleyebilecek başka bir söz bulamadı.

Gözü görmez insana kırmızının güzelliğini nasıl anla-tabilirsin? Gözleri ışığı seçemeyene güneş batışının sürekli de-ğişen görünümünü hangi dille tanıtabilirsin? Bunlar olanak dışı-dır. Gözle seçilebilir görkemi sözle anlatmaya çalışmanın etkisi kısıtlıdır. Görüşü olmayan bireyin kulaklarına düşen sözleri gö-rünüme dönüştürebilme yeteneği yoktur dersek bu pek yanlış olmaz. Ressamın yapıtındaki o çarpıcı yetkinlik, insan yüzünün çekiciliği, bir görünümün haşmeti ve bu sıradan başka güzel-likleri sözle anlatabilme kısıtlığını her akıl kestirebilir. Çinliler, bir resim bin sözden daha etkindir demiş.

Buna koşut olarak, bir Mesih inanlısının Mesih’e iman etmeyene ruhsal içaçıcılığın doyuruculuğunu iletmeye çalışması kolay değildir. Bir kezinde Londra’da son sınavlara hazırlanan bir tıp öğrencisine Tanrı sevgisinin boyutlarını anlatmaya çalışı-yordum. Yanıtı şuydu: “Kafama sığmıyor!” Bu gencin içinde bocaladığı çetin düğümü anlıyordum. Konuşmayı daha ileri gö-türdüm, bu akıllı insanla açık açık konuştum: “Öyledir” dedim, “Konumu kavrayamadığının farkındayım. Çünkü kapkaranlık odaya kapanmış bir kişi gibisin. Konumuza akıl erdiremediği-nin farkındayım. Bir süre önce kendim de senin dünyandaydım. Ama o karanlığı geride bıraktım. Şimdi dışarıdayım; burada Tanrı’nın sevgisi ışınlarını saçıyor.” Adı Davut olan bu gence adıyla hitap ettim; ardından, “Tanrı’nın sevgisini anlayabilmek için, o karanlık odadan çıkmalısın; O’nun çevreyi aydınlatan ışığına gelmelisin.” dedim. Davut güçlüğünü tanıdı, bulundu-ğumuz yerde diz çökerek Rab İsa’dan günahını bağışlamasını diledi, kendisini de yeni yaşama kavuşturmasını imanla istedi. Yeniden ayağa dikildiğinde söylediğini hiç unutamam: “Böylesi benzersiz bir deneyime kavuşmam aklımın ucuna gelmemişti.”

Fiziksel görüşün yaratılıştaki büyüleyici özellikleri in-sana aktarabildiği gibi, ruhsal görüş Tanrı kişiliğinin gerçekli-ğini, gücünü ve sevgisini kişinin iç yaşamına aktarır.

Rab İsa göklere yükseldikten sonra, öğrencisi Yuhanna aracılığıyla çeşitli topluluklarına, bu arada Laodikya kentindeki bağlılarına yüceden konuştu. Onların ruhsal durumuna ilişkin düşündürücü bir tanımda bulundu: “...gözü görmez olduğunu bilmiyorsun” (Vahiy 3:17). Üzücü görmezliğin farkında olma-yan bir kişiyi düşünebilir misin? Ruhsal görmezlik tanımlama-sının ardından Rab İsa onlara şifa yöntemini vurguladı: “Ben-den göz merhemi satın al ki gözüne sürüp göresin” (Vahiy 3:18). Ne denli önem taşıyan ruhsal reçete! Ruhsal görmezlik ruhsal operasyonu gerektirir; bu da Kutsal Ruh eylemidir.

Dünyaya doğuşun fiziksel doğuştu. Ne var ki, o doğuş sana ruhsal görüşü ve ruhsal kavram yeteneğini sağlayamadı. İçinde bocaladığın ruhsal karanlıktan kurtulup Tanrı bilgisinin yüceliğini içeren ışıkla (II Korintoslular 4:6) yaşam yolunu bulmak istiyorsan ikinci kez doğmalısın. Rab İsa din hocası Nikodimos’a şöyle konuştu:

“Bedenden doğan bedendir, Ruh’tan doğan ruhtur. Sana yeniden doğmalısınız dediğime şaşma... İnsan yeniden doğmadıkça Tanrı’nın hükümranlığına gire-mez” (Yuhanna 3:3,6,7).

Anlaşılabileceği gibi Tanrı’nın hükümranlığına ka-vuşmayı gerçekten istiyorsan, yeniden doğmalısın.

Bütün öbür insanlarınki gibi senin yaşamında da Tan-rı’ca koyulan bir boşluk bulunuyor. Bu boşluk, “doldurulmak istiyorum” diye yakarıyor. Boşluğu ne din, ne din şartları, ne de dinsel eylemler doldurabilir. Onu sadece ölüler arasından diri-len İsa Mesih’in varlığı tatmin eden diri huzuru donatabilir. O’nu imanla yaşamına alırsan, ölümünün gereği ve amacı senin yaşamında belirginliğe gelecektir. O sadece senin günahını arıt-maya ölmedi. Bunun yanı sıra, yüreğin O’nu ağırlayabilen terte-miz bir konut olsun diye öldü. İlkin günahtan arıtılmalısın, sonra O’nu barındırabilecek pak bir yürek edinmelisin. Bunları Mesih sağlar.

Çeşitli hizmetlerimiz sırasında genç bir Afrikalı Mesih bağlısıyla konuşurken, ülkesindeki gençlere Mesih’i tanıtmak isteğiyle yüreğinin çarptığını anlattı. Bir hafta sonra yaklaşık iki yüz pastöre Kutsal Kitap öğretisinde bulunacaktım. Bu gence aramıza katılmasını salık verdim. Gideceğimiz yer yaklaşık beş yüz kilometreydi. Uzun ve tümsekli bir yol! Otobüsle oraya gelip bizimle buluşmasını önerdim.

Arkadaşım William o kalabalık Afrika otobüsüyle çev-reyi seyretsin diye yolculuğa çıkmadı. Bu çetin yolculuk onu konferans yerine iletti. Ama asıl amaç ilerideydi. Bunu bir betim yaparsak, Rab İsa’nın yaşamına girmesi, seni günahtan arıtması bu somut eylemin ardından gelen paydaşlıkla ilgilidir diyebiliriz. Seni kendisiyle gizemsel birliğe iletmek, varlığına huzurunun o doyulmaz gönencini getirmek kurtuluşun amacıdır. Elbette, günahlarının bağışlanışı önde gelen gerektir. Bunun ardından Mesih’in sağladığı yeni yaşamın doluluğuna ermek, Tanrın’la güngünden yenilenen paydaşlığa girmek, yaşamına ilişkin ön sırada beliren kutluluktur. Bundan daha az bir sevinç-le tatmin olabilir miydin? İşin gerisinde yaratılışının nedeni, o kutsal ve benzersiz kişi Mesih’le hiç kopmayan bağlantıya kavuşman bulunuyor.

Mesih’in iç varlığında yaşamakta olduğunu kesenkes bilmen, sonsuz yaşamının şimdiden gerçekleştiğini anlamanla eşit değerdir. Mesih’in senin içinde konut kurduğunu kavraman, benzersiz yaşamının kendinde bulunduğunu tanıman, bunun sevinciyle yaşam yolculuğunu sürdürmektir.

“Tanıklık şudur: Tanrı bize sonsuz yaşam verdi, bu yaşam O’nun Oğlu’ndadır. Oğul’u varlığında bulundu­ran yaşama sahiptir. Tanrı’nın Oğlu’nu varlığında bu­lundurmayan yaşama sahip değildir” (I Yuhanna 5:11-12).

Şaşmamalıyız; tıp öğrencisi arkadaşım Davut Ran İsa’dan günahlarını bağışlasın, iç yaşamına girip ona egemen olsun diye dilekte bulunduktan sonra şunu söylemişti: “Bu deneyimin böylesi parlak olabileceğini hiç düşünmemiştim!”

Bu Nasıl Olur?

O tarihsel gün Yeruşalim’de toplananlar Petros’tan İsa Mesih’in yaşamı, ölümü, dirilişiyle ilgili konuşmayı duyduklarında Tanrı bu insanlarda Kurtarıcı’yı tanımaya istek uyandırdı. Kutsal Ruh o yoğun topluluğu şu anda seni etkilediği gibi etkiledi. Kulak-ları kirişte İsa’nın Rab olduğunu Petros’un ağzından öğrendiler. O, Tanrı’nın Mesihi’ydi. İsa’ya ilişkin bu taze kavram onların derininde ilzam oluşturdu (yanıt veremez çıkmaza getirdi on-ları). Kurtulmaya muhtaç olduklarını anladılar. Haça çakılan Mesih’e –Kurtarıcı’nın kendisine– karşı takındıkları ilgisizliği ve yadsıyışı içlerinde tanıdılar. Tanrı belgesi, “Bu sözleri duy-duklarında yüreklerine hançer saplanmış gibi oldu” diyor. Hemen ardından içtenlikle sordular: “Kardeşler, öyleyse biz ne yapmalıyız?” (Resullerin İşleri 2:37).

Haberci Petros’un hiç duraksamadan verdiği yanıt, töv-be etmeleri gereğiydi. Günaha tövbe etmeksizin, imanın sözü edilemez. Tövbesiz iman hayal ürünüdür, düşlemedir. Bireyi günahtan kurtaran iman, güven oluşturan aşamadır. Günah kar-şısında tutumu değiştirmektir. Özü sözü uyumda olmama çeliş-kisinden yakayı sıyırarak, kişisel iyiliklerine bel bağlamayarak alçakgönüllülükle İsa’nın sunduğu kayrasal kurtuluşu benimse-mektir. Senin yerine haç ölümüne katlanana teşekkür sunman, Tanrı karşısında, günahlılık sorununda görüşünü-tutumunu de-ğiştirmektir. Sadece buna uyulduğunda Kutsal Ruh o gerekli görme ameliyatını içinde kesinleştirecek, tanrısal gerçekleri yepyeni kavramla seçebilmene yardım edecektir. Tövbe sözü-nün öz dildeki anlamı, ‘düşünceyi değiştirmektir.’ Gerçek yeni doğuş Tanrı konusunda, günah sorununda aklı-görüşü değiş-tirmektir.

Tanrı İlişkisinde: Tövbe (akıl değiştirmek) Tanrı’ya ilişkin her çeşit sakat görüşü dışlar. Afrika seyahatlerimizde, önceki bozuk yaşam biçimiyle, paganlıkla, fetişizmle boğuşan, bunlardan yakayı sıyıramayan birçok insanla tanıştım. Tüm yürekle kurtarıcı İsa’ya yönelmeleri çeşitli sorunlarına çözüm getirdi, o sevdikleri fetişleri ateşe atıp yaktırdı. Bunun yanı sıra, önceki dine bağnazlıkla yapışmış, hatta inançları gereğince farklı kanışı olanlara tehdit havasıyla tanınmış kişilerin İsa Me-sih’e dönüşlerine, kökten değişmelerine sevinerek tanık oldum.

 Canı günahtan kurtaran, batılcılıktan, safsatadan özgür kılan iman İsa Mesih’in YAHWEH ile aynı olduğuna kesin kanıtlanmayla kendisini açıklar. O’nun tek kurtarıcı oluşu, şim-diyle ve sonsuzla ilgilenen düşünce sahibi usa vurucu insanın sarsılmayan güvenliğidir.

 Günah İlişkisinde: Kurtuluşun imanla kesinleşince an-cak o zaman günahlılığını üzgüyle, utanç duygusuyla tanıya-bilirsin. Tövbe yoluyla düşüncen-kavramın sağlıklı doğrultuyu seçince, bundan böyle günaha karşı tınmazlıkla davranmazsın. Artık kişisel iyiliklerin, dinsel icapların, sevapların canını kurta-rabilir aldanışıyla oyalanmazsın. İnsanın doğruluk işlerini Kut-sal Söz çok kaba bir betimle anlatır: “Kirli aybaşı bezi” (bkz. Yeşaya 64:6). Günahsız, kutsal İsa’nın kurtarmasına gelen ken-di kirliliğini, Tanrı’ya yararsızlığını kesenkes görür, Yaratanı’nı üzen, sıkan, acındıran tutum ve davranışlarını açıklıkla tanıya-rak onlara rest çeker.

 Askerlik hizmetinde olan bir çavuşu gözönüne getire-lim. Bu adam izindedir. Birgün iki mektup alır. Biri bir arka-daştan, öbürüyse komutanından. İlk mektupta arkadaşının düğü-nüne bir davet var. Öteki mektuptaysa hemen göreve dönmesini isteyen bir buyruk. Davetle buyruk arasındaki ayrımı herkes anlayabilir. Davet kibarca geri itilebilir, ama  buyruk ya olumlu biçimde yanıtlanabilir, ya da düpedüz başkaldırmayla.

 Tanrı seni sevdiğinden, günahının seni mahva sürük-lediğini bildiğinden seni tövbeye çağırıyor; tövbe etmeni buyu-ruyor. Haberci Pavlos uygarlığın kenti Atina’da kendisini din-lemeye toplanan sivri kafalılara kesin dille konuştu: “Tanrı şim-di her yerde bütün insanların günahtan dönmelerini buyu-ruyor” (Resullerin İşleri 17:30). ‘Bütün insanlar’ arasında sen de varsın.

 Tanrısal arıtma-kurtarma eyleminin mucizeyle yüklü yöntemi, seni kişiliğinle ilgili yanlış görüşlerden özgür kılmak, İsa Mesih’i insan bedeni kuşanan Kurtarıcı-Tanrı olarak tanı-yabilme aşamasına iletmektir. Bu parlak gelişimde Kutsal Ruh, “Tanrı’yı hoşnut edeni yerine getirebilmen için varlığında işini sürdürecektir” (bkz. Filippililer 2:13). Gerçekten tövbe edene Tanrı istemeyi de yapmayı da gerçekleştiren gücü verendir. Sadece bu yöntemle yaşamın değişebilir, Tanrı’ca özlenen ve çizilen aşamaya yükselebilir.

 Seni tanımadığım halde bir arkadaş gibi sana sesleniyo-rum. Yanında bulunsaydım elimi omuzuna koyar Rab İsa Me-sih’i kabulüne yardım ederdim. Kendi başına bir köşeye çekil, Tanrı’nın karşısında başını eğ, O’na kurtarıcı Mesih’i yaşamına almak istediğini bildir. Unutma; alışılmış, dıştan bellenmiş bir dua söylemeyeceksin. Bu tür duaların, hem de bilinmeyen bir dilde yapılması hiç kimseye yararlı olamaz! Tanrı yineleme-lerden hoşnut olmaz (bkz. Matta 6:7,8). Önemli olan, tüm iman-la tövbe edip İsa Mesih’i kurtarıcın yapmandır. O’nun şu yetkili bildirisine gönülden ‘evet’ demekle: “İsa, ‘Yol da, gerçek de, yaşam da Ben’im’ diye yanıtladı, ‘Ben aracı olmadıkça kimse Baba’ya gelemez” (Yuhanna 14:6).

 Bunu yaptıktan sonra gözlerini kapatarak derinden teşekkür duası sun, Mesih’in günahını arıttığına şükran yükselt. Unutma, kurtuluş yeni yaşam kayrasıdır. Armağana karşılık verilemez; sadece şükran duygusuyla kabul edilir. Dinsel icaplarla göksel Baba’nın karşısında geçerlilik bulamazsın.

Duanın İçeriği: Kendi Sözlerinle Kurtarıcıya Seslenmek

“Ya Tanrı, seni gerçek kişiliğinde bilmedim, sana sevgimi bil-diremedim. Sen beni hem bildin, hem de sevdin. Çok çok teşek-kür ederim.

 “Ben günahlıyım; kurtuluşumu kendi çabalarımla elde edemem. Şimdi imanla sana dönüyorum, ya Rab İsa! Affını di-liyorum. Günahlılığımı ikrar ediyorum, günahımdan uzaklaşı-yorum. Sana şükranımı yükseltirim, ya Rab İsa. Sen yerime öl-dün, bana arınma ve yaşam sağlama yeterliliğini kutsal kanınla sağladın. Sana imanla yaşamımı değerli kanının savunmasına bırakıyorum.

 “Ya Rab İsa, yüreğime gir, yaşamımı yönetimin altına al! Hamdolsun sana, Rab İsa, Kutsal Ruhun’un aracılığıyla yeniden doğdum. Senin ölüler arasından dirilişinin yeterliliğiyle Tanrı’nın çocuğu oldum. Sonsuzlar boyu yaşam gönencinde-yim. Hamtlar olsun.”

“O’na iman eden hiçbir zaman utandırılmayacaktır”  (I Petros 2:6b).

 Şimdi git, bir yakınına kararını bildir. İsa senin varlığın-da yaşamaktadır. Bunu anımsa. O’nun için yaşamaya, O’nun hakkında konuşmaya gereken gücü O sağlayacaktır.

 İncil’de belirtilen yüreklendirme bunu sana anımsatır:

“...Eğer İSA RAB’dir diye ağzınla açıkça söy­ler, yüre-ğinle de Tanrı’nın O’nu ölüler arasından di­rilttiğine iman edersen kurtulacaksın. Çünkü doğruluk­la dona-tılmak için yürekle iman edilir, kurtuluş için de ağızla açıklama yapılır” (Romalılar 10:9-10).

Bir Sevinç Mektubu

“Sevgili arkadaşlar, yaşamım boyunca okuduklarım arasında en heyecanlandırıcı akıcı kitabı okumuş oldum diyebilirim. Tanrı’yı Arayışın kitabını okuduktan sonra ben eski insan değilim artık. Rab İsa’nın yaşamını benim yararıma sunması, kendisini kabul etmeme hem de kendi yaşamımı O’na sunmaya canımı etkiledi. Bu sevincin her bir arkadaşıma gelmesini arzu ediyorum. Lütfen, armağanınız iki kitabı adresime postalayın. Bunları okumaları için arkadaşlarıma ödünç vermek istiyorum.

 Size teşekkür borçluyum. Mesih’in sağladığı kurtarışı bana tanıttınız; Tanrı armağanını yaşamıma kabul etmemi etkilediniz. Böyle bir müjdenin varlığından bilgisizdim.”

DUR VE DÜŞÜN

1.       Sana eliaçıklıkla uzatılan bir armağana teşekkürünü ne biçimde dile getirirsin? “Lütfen onu bana ver” mi dersin? Yoksa “Teşekkür ederim” deyip onu değerlen-dirir misin?

2.       Tanrı çocuğu olduğunu içinde kanıtlayan güvence nedir? Duyguların mı, yoksa imanın mı? “Çünkü iman ederek kayrayla kurtulmuş bulunuyorsunuz. Bu kendi başarınız değildir. Tanrı’nın armağanıdır” (Efesoslu-lar 2:8).

3.       Mesih’e imanını kapsayan etkenler nedir? Azıcık töv-be mi? Azıcık şükür mü? Tümden O’na bağlılık mı?

4.       Seni kurtardığı için şimdi Tanrı’ya hamdetmek iste-mez misin? Salt canını kurtardığından değil, aynı za-manda O’nun nasıl biri olduğu için.

 

Bana dokunabilecek hiçbir görgü, duygu, sınav yoktur ki, ilkin Tanrı’nın ve Mesih’in dikkatinden geçmemiş olsun! Bu durumlar O’nun gözü önünden geçerek bana gelmişse, sorunun gerisinde bir anlam ve amaç bulunuyor. Bunu o anda anlamayabilirim. Ama paniğe kapılmayı önlersem, gözlerimi O’na çevirip karşımdaki durumun Tanrı tahtından geçerek bana vardığını, bir amaç taşıdığını, canıma anlayamadığım bir kutluluk getireceğini kestirirsem işin rengi değişir. Bu durumda herhangi bir üzgü beni sarsamaz, hiçbir görgü beni endişelendiremez, hiçbir sarsıntı beni yıkamaz. Bu düşündürücü gelişimde Mesihim’in kişiliğiyle sevinç bulurum. İşte imanın yengisi!

Beş Kara Parçasında Vaazlar Vermiş, Tanınmış bir Mesih Vaizi

BÖLÜM 10

BUNUN ARDINDAN NE GELİYOR?

K

urtuluş Tanrı’nın insana kayrasal armağanıdır. Yeryüzün-de bir tek kişi onu çabayla, karşılıkla, sevapla, din yoluyla kazanamaz. Tanrı insanı kurtarma eylemini İsa Mesih’in omuzlarına koydu. O da günahlıyı yenileme armağanını kefaret eden kanıyla ödedi.

 Önceki bölümde salık verdiğim dilek benzerliğinde bir yakarıyla Tanrı’la yaklaştınsa, Mesih’e katıksız imanın seni gerçek bir Tanrı evladı kıldı.

“Kendisini kabul edenlerin tümüne –O’nun adına iman edenlere– Tanrı’nın çocukları olma yetkisi verdi” (Yu-hanna 1:12).

 Bundan sonra aklında bir soru doğacak: “Bunun ardın-dan ne geliyor?” İsa Yeruşalim’e gidip orada elemler çekmeye, ölüp gömülmeye, ardındansa dirilmeye ve göklere yükselmeye hazırlanmaktayken, öğrencilerine buyruk verdi: “Bende kalın, ben de sizde” (Yuhanna 15:4). Bu kısa ve özlü yüreklendir-meyle Rab İsa kendisine bağlanan canın nasıl bir yaşam yaşaması gerektiğini açıkladı. Tanrı’nın inanlısıyla ilgili tasarısı ve öngörüşü bu kişinin onu kurtarana bağımlılıkta yaşaması, O’nun gücüyle korunarak cennete varıncaya dek yeryüzünde apayrı bir yöntem izlemesidir. Ölüler arasından dirilen İsa, ger-çek inanlısının varlığında egemen olur. Bu kişinin hısım akra-bası, çevresi, dostları vardır; bunlar belki de daha önce hiç bil-medikleri yeni yaşamın sergilenişine tanık olacaklar ve soruş-turacaklar. Onlara gösterilen tanıklık, dirilen Mesih’in varlıkta beğeni egemenliğini dille-tutumla sergilemektir.

 Mesleğinin demircilik olduğunu varsayalım. Elinde bü-yük bir maşa bulunuyor. Bunu ateşte sağa sola çevirirken ne olur? Maşa kızgın ateşin benzeri olmuş! Yanan kömürlerle yanan maşanın rengi özdeşleşmiş. Sanki herşey ateş! Yeniden doğuşunda, dirilen Mesih sende konut kuran Kutsal Ruh’un gücüyle senin içinde yaşamaya gelmiş: “Bu giz Mesih’in içimiz-de olmasıdır” (Koloseliler 1:27). Gayrı bu Tanrısal uygulama senin varlığında açık açık tanıklık etmektedir. Herkes bunu görüyor. Yeniden doğuşunda Kutsal Ruh seni Mesih’in bede-ninin bir parçası kıldı. Seni O’nun bedenine vaftiz etti:

“...Yaşamımız Mesih’le bir arada Tanrı bağlılığında saklanmaktadır” (Koloseliler 3:3). Yeniden bir örnek kullana­lım: Leğen suyla dolu; içindeyse bir tas var. Kuşkusuz tasta da su var. Bu neye benzer? Tas yine tastır; ama suyla da doludur. Yeniden doğmuş Mesih bağlısının varlığında Mesih yaşamak-tadır. Su yoksa tasın kullanımı da yoktur. Mesih inanlının için-deyse, o inanlı Tanrı’nın kullanımında etkin bir kaptır.

Konuyu daha da geliştirerek bu çift yönlü gerçeğin canı özgürlüğe kavuşturan kaynaştırma etkisini enikonu inceleyelim: Ben Mesih’teyim, Mesih de bendedir.

Ben Mesih’teyim

“Çünkü tek Ruh’la hepimiz bir tek bedene vaftiz edil-dik” (I Korintoslular 12:13).

“Yoksa Mesih İsa ile birleşme yolunda vaftiz edilen bizlerin O’nun ölümünde birleşme yolunda vaftiz edil-diğimizi bilmiyor musunuz? Çünkü vaftiz yoluyla O’nunla birlikte ölüme gömüldük. Öyle ki, Baba’nın görkemli gücüyle Mesih nasıl ölüler arasından diril-diyse, biz de vaktimizi yepyeni bir yaşamda geçire-bilelim” (Romalılar 6:3,4).

“Çünkü siz öldünüz ve yaşamınız Mesih’le bir arada Tanrı bağlılığında saklanmaktadır” (Koloseliler 3:3).

 Birkaç yıl önce lösemiye (kan kanseri) tutulmuş küçük bir çocuğu tanırdım. O sırada yedi yaşındaydı. Üç ayda bir hat-aneye gider, omurgadan bir iğne yapılırdı ona. Bu ziyaretlerin-den birinde  doktor bir soru doğrulttu çocuğa: “İğne belkemi-ğine değince başka çocukların ağladığı gibi neden ağlamıyor-sun? Seni acıtmıyor mu?” Çocuk yanıtladı: “Evet, çok ağrıyor. Ama sayın doktor, sen benim durumumu anlayamazsın belki. İğne belkemiğine varmadan önce İsa’nın ellerinden geçiyor.” Bu somut bilgiyle yaşamak eşi bulunmayan güvenlik duygu-sudur. Mesih bağlılığında olana, yaşama dokunan her görgüyü O’nun kendi istemi uyarınca yönlendirmeye gücü yeter oldu-ğunu bilmek hiçbir durumdan etkilenemeyen güvenliktir. So-mut, işlerlikli iman işte budur!

 Kurtarıcı İsa’ya iman ederek O’nu yaşamına kabul et-tin. Bu imana koşut olan başka bir uzantı, O’nun her tür çal-kantını karşılamaya yeterli olduğunu bilerek buna iman etmek-tir. Başlangıçtaki imanın, sürekli iman tutumunu etkileyen kapı-yı açtı. “Rab İsa Mesih’i varlığınıza nasıl aldınızsa, O’na bağ-lılıkta yaşayın” (Koloseliler 2:6).

 Yeniden doğman nedeniyle Tanrı İsa’nın yaşamını tak-lit ederek yaşamanı beklemiyor. Milyonlarca Mesih bağlısını düş kırıklığına götüren bir uğraştır bu. Tersine, Tanrı Mesih bağlılığındaki yaşama benzersiz sağlayışı tanıtıyor. Günahtan arıtılan, günaha karşı ölüdür. Mesih bağlılığında olmanın getir­diği sonuç, ruhsal yasanın (şeriat dilekleri) öne sürdüğü şunu yapabilirsin bunu yapamazsın buyruklarından ve yargılamala­rından ayrıcalığa kavuşmaktır. Bu gerçeğin bize getirdiği kanıt-lama hiçbir kişisel uğraşın şeriat dileklerini karşılayama­masıdır. Bu, unutulmaması gereken bir ilkedir; kendi başarımızla ken-dimize güvenmekle şeriatın bir tek harfini bile tatmin edemeyiz. Evet, ne kendimize ne de dinselliğimize bel bağlarız. Nedeni, şu konuda başarı kazandım derken, başka bir köşeden bir sakatlık sırıtır. Tanrı’ya şükür! Rab İsa Mesih’in her bunalımımızı, her sarsıntımızı kendi yeterliliğiyle karşılayabilen savunma donatı-mını kuşandık; bunun güvenliğinde yaşıyoruz.

 İnsan yaşamındaki görgüleri, çalkantıları kendi yete-neklerinle göğüslemeye kalkıştığında yeni baştan güçlük belirir. Daha yeni iman etmiş kadın ya da erkek, o eşsiz, üstün yaşamı kendiliğinden sürdürmeye çabalayınca bunun başarılamazlığını kavrar. Mesih’e iman edişinden önceki çalkantılar yeni baştan sırıtmaya başlar. Bu tehlikeye karşı inanlısını uyaran Rab İsa Mesih açıkça şöyle der: “Çünkü bensiz hiçbir şey yapamaz-sınız” (Yuhanna 15:5).

 Yeni Antlaşma’da onlara mektup gönderilen toplulu-klardan biri Galatya’daydı. Bu inanlılar Mesih bildirisini ters biçimde yorumlayarak, imanın yanısıra şeriat yasalarıyla Tan-rı’ya geçerli olmaya kalktılar. Haberci Pavlos öfkeye kaçan bir mektupla bu uğraşın cinnetlik olduğunu vurgular. Onları bu saplantılarından koparmak için yazar Pavlos cevabı beklen-meyen, etkili olmayı öngören ince bir soruyla yaklaşır onlara:

“Sizden sadece şunu öğrenmek isterim: Ruhsal yasada buyrulan işlerle mi, yoksa işitip iman etmekle mi Ruh’u aldınız? Aklınız bu denli kıt mı? Ruh bağlılığında baş-layıp şimdi bedende mi sonuca bağlanmak çabasın-dasınız?” (Galatyalılar 3:2-3).

 Bu inanlılar yeni yaşamlarını Mesih’e imanla başladılar. Her inanlının yapması gerektiği gibi. İman yaşamını nasıl sürdürecekler? İlkin attıkları iman adımıyla. Öyle ki, “bir tek kişi –İsa Mesih– aracılığıyla yaşamda egemenlik sürsünler” (Romalılar 5:17).

 Galatya’daki inanlılar arasında bunun tersi oldu. İmanla sağlanan tanrısal ilişkinin yerini şeriata bağlılığın kısırlığı çaldı: Kişisel çabalar yöntemi! Tanrı’ya şükür, gerçek inanlının gün-cel yaşamında bunun tam tersi gerçekleşebilir. Güngünden Rab İsa Mesih’ten kaynaklanan yaşam yöntemi. Bu kavram Galat-yalılar’ın sürüklendiği uşaklık yerine özgürlük gönencidir.

Mesih Bende Yaşıyor

“Mesih’le birlikte çarmıha gerildim. Artık yaşayan ben değilim. Bende yaşayan Mesih’tir” (Galatyalılar 2:20).

“Ama Mesih sizde yaşıyorsa, günahlı olan bedeniniz ölü, doğrulukla donatıldığınızdan ruh da diridir. Mesih İsa’yı ölüler arasından diriltenin Ruhu sizlerde konut kurduysa –içinizde konut kuran Ruhu aracılığıyla– sizin ölümlü bedenlerinize de yaşam sağlayacaktır” (Roma-lılar 8:10-11).

“Tanrı uluslar doğrultusundaki bu gize ilişkin yüceliğin zenginliğini kutsal yaşamlılara tanıtmak istedi. Bu giz Mesih’in içinizde olmasıdır; gelecek olan yücelikle ilgi-li umuttur” (Koloseliler 1:27).

“İman yoluyla Mesih yüreklerinizde konut kursun...” (Efesoslular 3:17).

 Mesih senin kişiliğinde yaşamak yoluyla varlığını yö-neltmeyi eline aldığına şu içerikli duayla teşekkürünü suna-bilirsin: “Sana hamdederim ya Rab İsa. Sen her şeysin; benim önemim sensiz hiçtir. Gel yaşamıma; kişiliğini yaşamımda açık-la, aracılığımla başkalarına sergile!” Mesih bağlılığının parlak özelliği budur. Senin başarı kovalayışını Tanrı Mesih’e aktar-mış bulunuyor. Başarın O’nun başarısına bağlıdır. Rab İsa Me-sih hem senin sallantılarını karşılar, hem de yaşamındaki başarı isteğini kendisi sonuçlar. Yaşamın belirli aşamalara varmış olabilir; başarın övülebilir, dinselliğin koltuklarını kabartabilir, vb. Seni tebrik edenler çok olabilir; ama Mesih’e bağlılık olma-dan yaşayamazsın. Kendini ya da çevreni değil, Tanrı’yı hoşnut etmeye yükümlüsün. Mesih’in sende kendi yaşamını yaşaması olmaksızın bunu gerçekleştiremezsin.

 Mesih şu anda yücelerde, kendi görkemindedir ve senin varlığında yaşamaktadır. Bu nedenle, senin yapamayacağın her işi sende O bütünler. Kutsal Mesih şu murdar ve düşük dünyada senin kutsallığın, paklığın olabilir. Şu yenik dünyada O senin yengin ve üstünlüğün olabilir. Şu ölümlü dünyada, diriliş ve yaşam olan Mesih Tanrı bağlılığında senin yaşamındır.

 Alçakgönüllülükle kendini Rab İsa’ya atarsan, yitirileni aramaya ve kurtarmaya gelen İsa (Luka 19:10), yitirilmiş can-ları aramak için seni de bu doğrultuda kullanır. Rab İsa yavan-laşmış varlığa kıvanç sağlar, başkalarını kurtarmaya gereç kıla-rak yaşamına heyecan katar. Unutma ki, İsa göklere yükselmiş olmakla birlikte kendisini senden ayırmadı. Yeryüzünden yüce-lere giderken öğrencilere şöyle dedi:

“Kısa bir süre sonra dünya artık beni görmeyecek. Ama siz beni göreceksiniz. Ben yaşıyorum; bu nedenle siz de yaşayacaksınız. O gün bileceksiniz ki, ben Babam’da-yım ve siz bendesiniz, ben de sizdeyim” (Yuhanna 14: 19-20).

 Yeniden sorabilirsin: “Tanrı’nın Mesih’te sağladığı bü-tün olanaklar benim güncel yaşamımda nasıl uygulamaya geti-rilebilir?” Bu soruyu birçok kişi sormuştur. Soru akılsal imanla uygulamalı iman arasındaki o geniş yarığa değinir. Sorunın içeriği aynı zamanda işlerlik taşır; kişinin imana taşıdığı derin isteği dile getirir. Buna verilebilen yanıt, Mesih’in muzaffer yaşamı inanlı aracılığıyla etkinliğini gösterince bu bir teşekkür gösterisine dönüşür. Sağlıklı iman, hoşnutluğunu şükran duygu-suyla açıklar. Örneğin, Mesih’in seni kurtardığını tanıtmanın en belirgin biçimi O’na açık teşekkürle yaklaş­maktır. Bunun yanı sıra, daima kendisine taze iman öğesiyle yaklaşıp gelecek herhangi bir sıkıntıda ya da güçlükte yanında bulunacağı için önceden O’na borçluluğunu açıkla. “İman dışında Tanrı’yı hoş-nut etmek olanaksızdır” (İbraniler 11:6). Kurtarıcı’na beğeni veren yaşamı sürdürmeyi özlemekteyken iman yükümlülüğüne her an dikkatini doğrult, her durumda yaşamına yeterli olacağı için O’na teşekkür yükselt.

 Yeni Antlaşma’da okuduğumuz mektuplardan bazısı buğzla, baskıyla, saldırıyla karşılaşmakta olan inanlılara doğrul-tuluyor. Yazar Petros onları önemli bir noktada yüreklendiriyor: “Mesih’i Rab olarak yüreklerinizde yüceltin” (I Petros 3:15). Kin ve saldırı altında inleyen inanlının bunları nasıl karşılaması gerektiğini belirten bir gösterge... Buna benzer durumlarda Me-sih’in senin yaşamında Rab olduğunu tanıyarak görgüleri gö-ğüsleyebilmen Tanrı’nın bildirdiği yöntem ve gizemdir.

 Eski Antlaşma’da Tanrı’nın adlarından biri Adonay’dır. Adonay da Rab yerine kullanılır. Ama daha önemlisi, Efendi diye çevrilir: Rab Tanrı Efendim’dir. Yazar Petros bunu vurgu-lamak istiyor. Mesih’i yüreklerinizde Efendi tanıyın!

 Rab İsa senin yaşamında Efendi oldukça, sürekli kap-samda O’nun paydaşlığıyla yaşarsın. Bu, senin varlığında bilin-medik bir özgürlük dokusunu tümler. Böylece güncel sorunlar ya da fırsatlarda daima O’na yaslanmanın güvenliğini duyarsın. Bir ozan bunu şöyle anlatır:

Beni köle kıl, ya Rab,

 O zaman olurum özgür.

 Kılıcı sereyim ayaklarına,

 O zaman olurum muzaffer.

Özgürlüğün genellikle yorumlanan, ama kökte aldatıcı sonuca dayanan bir niteliği vardır: Dilediğimi, beğendiğimi yaparım! Gücümle koparabildiğim dalı koparırım! Bu yoruma ters düşen öğüde İncil’in sayfalarında rastlanır. Yazar Pavlos şöyle der: “Beni güçlendiren Mesih aracılığıyla her duruma göğüs gerebilecek güce sahibim” (Filippililer 4:13).

1859’da Kuzey İrlanda’da ruhsal bir uyanış görüldü; binlerce günahlı insan tövbe etti, yaşamını İsa Mesih’e verdi. İman edenler Mesih’e kişisel bağlılıklarını, yüreksel tutsaklık-larını belirten bir bildiri yayınladılar. Böylesi ciddilikle baktılar kavuştukları o gönence. Pek çok kişi bu bildiriye adını koydu. Dirilen Mesih’in günahlı yaşamları kökten değiştirdiğini kanıt-layan bir belgeydi bu. Her yanda sanki iklim değişti, imbatlar esmeye başladı.

Bunu bir betim olarak kullanırsak, o unutulmuş belge-den daha güçlü ve kalıcı bir bildiriye adını yazarak Tanrı’nın göksel çağrısını gönülden kabul ettiğini belirtebilirsin.

“Koyunların Yüce Çobanı’nı, Rabbimiz İsa Mesih’i, sonsuz antlaşma kanıyla ölüler arasından geri getiren esenlik kaynağı Tanrı, istemini uygulamanız için sizi her çeşit iyilikle donatsın. Hoşnutluk verici saydığı tutumu İsa Mesih aracılığıyla sizde oluştursun. Yücelik çağlar çağı O’nundur. Amin” (İbraniler 13:20-21).

Bir Okuyucu Mektubu

“Sayın arkadaşlar,

Bana Kutsal Kitap’ı ve onunla birlikte Tanrı’yı Arayışın adlı kitabı postaladınız. Size çok teşekkür ederim. Kitabı okudum, konu edilen her bir ayeti Kutsal Kitap’tan arayarak buldum.

Neye ve nasıl inanmam gerektiğini hep soruşturuyor-dum. Tanrı’yı Arayışın kitabı bu soruların yanıtını bulmama yardımcı oldu. Artık İsa Mesih’e iman ettim. Kitap’taki yön-temle izlenmeye kararlıyım. Kararım yaşam gidişimi kapsayan karardır.”

Bir radyo programı dinleyicisi

Senin de iman kararını vermene yardımcı yöntem

İman Kararım

Tanrı’yı Babam ve Tanrım olarak kabul ediyorum

Yalancı tanrılardan nasıl Tanrı’ya döndüğünüzü, diri ve gerçek Tanrı’ya hizmet etmeyi amaçladığınızı... (I Selanikliler 1:9).

İsa Mesih’i Rabbim ve Kurtarıcım olarak kabul ediyorum

Tanrı O’nu (İsa’yı) kendi sağına Başkan ve Kurtarıcı olarak yükseltti; ... günahlardan dönüşü ve günahların bağışlanmasını sağlasın diye... (Resullerin İşleri 5:31).

Kutsal Ruh’u kabul ediyorum; beni Tanrı sevgisiyle doldurmasını istiyorum

Çünkü Tanrı’nın sevgisi bizlere verilen Kutsal Ruh aracılığıyla yüreklerimizde dolup taşmaktadır... (Romalılar 5:5).

Kutsal Söz’ü yaşam ilkem olarak kabul ediyorum

Tüm Kutsal Yazı Tanrı esinlemesidir. Gerçeği öğretmeye, yüreği eleştirmeye, yaşamı düzeltmeye ve doğruluk yolunda eğitmeye yarar. Öyle ki, Tanrı insanı yetkin olsun, her iyi iş için donatılsın... (II Timoteos 3:16,17).

Tanrı halkını kendi halkım olarak kabul ediyorum

Senin halkın benim halkım, senin Tanrın benim Tanrım olacak... (Rut 1:16).

Kendimi tümden Rabbe teslim ediyorum

İçimizden hiç kimse kendisi için yaşamaz, kendisi için ölmez. Çünkü yaşıyorsak Rab için yaşıyoruz. Ölüyorsak Rab için ölüyoruz. Öyleyse yaşasak da, ölsek de Rabbiniz... (Romalılar 14:7,8).

Bu kararı ne yaptığımı bilerek veriyorum

Kime kulluk edeceğinize bugün karar verin. Ben ve ev halkım RAB’be kulluk edeceğiz... (Yeşu 24:15).

Ciddilikle

Övünç duyduğumuz, vicdanımızın da tanıklık ederek onayladığı şudur: Dünyada, özellikle de sizlerin önünde kutsallıkla ve tanrısal içtenlikle davrandık; bedensel bilgelikle değil, Tanrı kayrasıyla... (II Korintoslular 1:12).

Özgürlükle

Seherin bağrından doğan çiy gibi kutsal giysiler içinde sana gelecek gençlerin... (Mezmur 110:3).

Sonsuzu kapsayan karar niteliğinde

Mesih’in sevgisinden bizleri kim ayırabilir? Acı mı, üzüntü mü, baskı mı, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, kılıç mı? (Romalılar 8:35).

Adını yazarak verdiğin kararın bundan böyle geçerli olduğunu anımsaman senin için çok yararlıdır.

Daha ayrıntılı bilgi almak için veya soru sormak için,

incilturk@gmail.com adresine yazınız.

© Copyright www.incilturk.com